Kimlik Çatışmasının Dili: Eleştiri Değil Tahkir

Tarih, toplumların hafızasıdır; fakat hafıza ile husumet arasındaki sınır kaybedildiğinde tarih öğretici olmaktan çıkar, düşmanlıkların yeniden üretildiği bir araca dönüşür. İran’da Hz. Âişe’nin vefatı etrafında gerçekleştirildiği ileri sürülen bazı anma ve kutlama pratikleri ile bu çerçevede ortaya çıkan hakaret ve nefret söylemleri, yalnızca mezhepler arası bir tartışmanın konusu olarak görülemeyecek kadar ciddi bir meseledir. Çünkü burada tartışılması gereken yalnızca geçmişte yaşanmış hadiselerin nasıl yorumlandığı değil, tarihî bir anlaşmazlığın günümüz çocuklarının zihnine ve duygularına hangi yöntemlerle aktarıldığıdır.
Tarihî farklılık ile hakaret arasındaki sınır
İslam tarihinin ilk dönemleri, farklı siyasî, hukukî ve itikadî yorumların şekillendiği son derece karmaşık bir dönemdir. Hz. Âişe de bu tarihin merkezinde yer alan şahsiyetlerden biridir. Onun hayatı, kişiliği, ilmî mirası ve İslam toplumundaki konumu Sünnî gelenekte son derece yüksek bir saygıyla ele alınırken, Şiî gelenekte özellikle Cemel Vakası ve sonraki tarihsel gelişmeler bağlamında farklı değerlendirmelere konu olmuştur. Akademik yaklaşımın gereği, bu farklılıkların varlığını inkâr etmek değil; onları tarihsel bağlamları içerisinde, kaynakların güvenilirliğini ve rivayetlerin oluşum süreçlerini dikkate alarak incelemektir. Ancak tarihî bir şahsiyet hakkında farklı bir kanaate sahip olmak ile o şahsiyete veya onun üzerinden bir topluluğa hakaret etmek aynı şey değildir.
Eleştiri ile tahkir arasındaki çizgi burada belirleyici hale gelir. Bir tarihî olayın eleştirel biçimde değerlendirilmesi, kaynakların sorgulanması ve farklı yorumların ortaya konulması bilimsel düşüncenin doğal sonucudur. Buna karşılık hakaret, aşağılama, küfür ve karşı tarafın kutsallarını hedef alan söylemler, bilimsel eleştirinin değil, kimlik çatışmasının dilidir. Dahası, bu dil çocuklara yöneldiğinde mesele yalnızca ifade özgürlüğü veya mezhep farklılığı bağlamında değerlendirilemez. Çocuğun henüz tarihsel olayları eleştirel bir bilinçle değerlendirme kapasitesi gelişmeden ona bir kişi ya da topluluk hakkında nefret duygusu aşılamak, pedagojik açıdan da toplumsal açıdan da son derece problemli bir tutumdur.
Çocuğa tarih öğretmek ile nefret öğretmek aynı şey değil
Bir çocuğa “bizim tarihimiz” anlatılırken başka bir topluluğun kutsal kabul ettiği şahsiyetleri aşağılamayı öğretmek, aslında çocuğa tarih öğretmek değildir. Bu, ona kimliğini bir başkasından nefret ederek kurmayı öğretmektir. Oysa sağlıklı bir dinî ve tarihî eğitim, kişinin kendi inancına bağlılığını başkasına yönelik düşmanlığa dönüştürmeden geliştirebilmelidir. Çocuğa Hz. Âişe hakkında kendi mezhebinin tarihsel yaklaşımı anlatılabilir; Cemel Vakası hakkında farklı görüşler öğretilebilir; Sünnî ve Şiî kaynaklar arasındaki yaklaşım farklılıkları gösterilebilir. Fakat bunların hiçbiri hakareti, küfrü veya nefret söylemini pedagojik bir yöntem haline getirmeyi zorunlu kılmaz.
Dinî otoriteler ve eğitim kurumlarının sorumluluğu
Burada özellikle dinî otoritelerin ve eğitim kurumlarının sorumluluğu üzerinde durmak gerekir. Toplumların hafızasında derin izler bırakan tarihî ihtilaflar, dinî kimliği güçlendirmek amacıyla kullanıldığında kısa vadede güçlü bir aidiyet duygusu üretebilir. Fakat bu aidiyet, “öteki”nin aşağılanması üzerine kurulduğu zaman uzun vadede mezhep taassubunu besler. Bir çocuğun zihninde tarihî bir şahsiyet yalnızca “karşı tarafın düşmanı” veya “nefret edilmesi gereken kişi” şeklinde kodlandığında, o çocuğun ileride farklı bir mezhebin mensubuyla sağlıklı bir ilişki kurabilmesi de zorlaşır. Böylece geçmişteki siyasî ve tarihî ihtilaflar, bugünün insan ilişkilerine taşınır.
Üstelik bu durum İslam dünyasının yaşadığı daha geniş toplumsal sorunlardan bağımsız düşünülemez. Müslüman toplumların önemli bir kısmı zaten mezhepçilik, siyasallaşmış din anlayışı ve tarihsel travmaların güncel kimlik mücadelelerine taşınması gibi sorunlarla karşı karşıyadır. Böyle bir ortamda çocukların ve gençlerin eğitiminde nefret dilinin normalleştirilmesi, yalnızca başka bir mezhebin mensuplarına zarar vermez; aynı zamanda toplumun kendi içindeki güven duygusunu da zayıflatır. Bugün tarihî bir şahsiyete yönelik hakaret üzerinden kurulan dil, yarın başka bir dinî veya toplumsal grubu hedef alabilecek bir kültürün zeminini hazırlar.
Konuşmak başka, aşağılamak başka
Burada mesele, herhangi bir mezhebin tarih yorumunu susturmak değildir. Bilakis çoğulcu ve akademik bir toplum, en tartışmalı tarihî meselelerin dahi konuşulabilmesini gerektirir. Fakat konuşmak ile aşağılamak, eleştirmek ile hakaret etmek, tarih araştırması yapmak ile düşmanlık üretmek arasında temel bir ahlaki ve epistemolojik fark vardır. Bir görüşün yanlış olduğunu düşünmek, o görüşü savunan insanları aşağılamayı meşru kılmaz. Bir tarihî şahsiyet hakkında eleştirel kanaate sahip olmak, o şahsiyete yönelik her türlü hakareti de haklı hale getirmez.
Tarih ile güncel siyaset birbirine karıştırılmamalı
Hz. Âişe meselesinde özellikle dikkat edilmesi gereken bir başka nokta da tarih ile güncel siyasetin birbirine karıştırılmamasıdır. İlk dönem İslam tarihindeki siyasî mücadeleleri bugünün mezhep kimlikleriyle birebir özdeşleştirmek, tarihsel gerçekliği basitleştiren anakronik bir yaklaşımdır. Yedinci yüzyılın siyasî, sosyal ve kabilevi şartları içerisinde meydana gelen olayları, bugünün siyasî ve mezhebî kamplaşmalarının diliyle yeniden üretmek, tarihsel analizden çok ideolojik bir yeniden inşa faaliyetidir. Tarihçinin görevi geçmişi bugünün öfkelerine teslim etmek değil, geçmişin karmaşıklığını bugünün insanına anlaşılır kılmaktır.
Bu nedenle Hz. Âişe’nin şahsına yönelik hakaretlerin eleştirilmesi, herhangi bir mezhebe düşmanlık anlamına gelmez. Aynı şekilde Şiî tarih anlayışındaki farklılıkların varlığını kabul etmek de Sünnî inancın değerlerini terk etmek anlamına gelmez. Olgun bir dinî bilinç, kendi inancına güven duyduğu ölçüde farklı düşüncelerle karşılaşmaktan korkmaz. Kendi hakikat anlayışını savunabilen fakat bunu başkasının onurunu çiğnemeden yapabilen bir toplum, ancak o zaman güçlü bir kültürel ve ahlaki özgüvene sahip olduğunu gösterebilir.
Çocuklarımıza nasıl bir tarih bırakmak istiyoruz?
Asıl üzerinde düşünülmesi gereken soru şudur: Çocuklarımıza nasıl bir tarih bırakmak istiyoruz? Geçmişte yaşanan ihtilafları anlamaya çalışan, farklı kaynakları okuyabilen, kendi inancını bilen ve başkasının kutsalına hakaret etmeden onunla tartışabilen nesiller mi; yoksa kendisine öğretilen tarihî öfkeyi sorgulamadan devralan ve bunu bir sonraki kuşağa aktaran nesiller mi? Eğer cevap birincisiyse, dinî eğitim ile nefret eğitimini birbirinden kesin biçimde ayırmak zorundayız.
İslam düşüncesinde ihtilaf kültürü
İslam medeniyetinin ilmî geleneği, farklı görüşlerin tartışılmasına yabancı değildir. Kelamdan fıkha, hadis ilminden tarih yazıcılığına kadar İslam düşüncesinin büyük bölümü ihtilafların nasıl tartışılabileceğine dair zengin bir mirasa sahiptir. Bu mirasın temel özelliklerinden biri, farklı kanaatlerin varlığını kabul ederek delil üzerinden konuşabilmektir. Bugün bu mirası yaşatmanın yolu, tarihî ihtilafları sloganlara ve hakaretlere indirgemek değil; kaynakları karşılaştırmak, tarihsel bağlamı anlamak ve farklı yorumların hangi şartlarda ortaya çıktığını araştırmaktır.
Dolayısıyla Hz. Âişe’nin vefatı veya onun şahsiyeti üzerinden gerçekleştirilen her türlü anma faaliyeti, toplumların dinî ve tarihî hassasiyetleri çerçevesinde değerlendirilebilir. Ancak bu faaliyetlerin çocuklara hakaret, nefret ve mezhep düşmanlığı aktaracak biçimde gerçekleştirilmesi hangi gerekçeyle savunulursa savunulsun eleştiriye açıktır. Çünkü bir toplumun medeniyet seviyesi yalnızca kendi kutsallarına ne kadar saygı gösterdiğiyle değil, başkasının kutsalına dokunduğunda ne kadar ölçülü davranabildiğiyle de anlaşılır.
Hakikati savunmanın en güçlü yolu bilgi ve ahlaktır
Geçmişte yaşanan bir anlaşmazlığı anmak mümkündür; fakat geçmişin öfkesini çocukların kalbine miras bırakmak zorunda değiliz. Tarihi hatırlayabiliriz, farklı yorumları savunabiliriz, hatta birbirimize karşı güçlü itirazlar geliştirebiliriz. Fakat bütün bunları insan onurunu koruyarak yapmak mümkündür. Çünkü hakikati savunmanın en zayıf yolu hakarettir; en güçlü yolu ise bilgidir, ahlaktır ve ölçüdür. Çocukların zihnine tarih bilinci yerleştirmek başka şeydir, onların kalbine nefret yerleştirmek bambaşka. İslam dünyasının bugün ihtiyacı olan şey, geçmişin ihtilaflarını çocukların omuzlarına yüklemek değil, o ihtilaflardan daha adil, daha bilgili ve daha merhametli bir gelecek çıkarabilmektir.
Sivas'ta olan biteni ilk siz öğrenin
Son dakika haberleri, hava durumu, nöbetçi eczaneler ve vefat ilanları — tercih ettiğiniz kanaldan anında.
Yorumlar
İlk yorumu siz yapın.





