ÇOCUKLUĞUN YERİNE NE KOYDUK?

Sokaktan Eve Çağrılan Çocukluk
Bizim çocukluğumuzda akşam, sokaktan eve çağrılınca başlardı.
Bir annenin balkonundan yükselen ses, bir babanın uzaktan görünen gölgesi, ezanla karışan sokak gürültüsü… O sesleri duyduğumuzda oyunumuzu yarım bırakır, eve dönerdik. Çünkü çocukluk, o zamanlar bir ekranın içinde değil; sokağın ortasında, toprağın üzerinde, arkadaşın omzunda, dizindeki yaranın acısında yaşanırdı.
Bir topumuz vardı belki, bir de o topun peşinden koşacak kadar geniş bir dünyamız…
Çamurdan evler yapardık. Taşları evcilik eşyası, ağaç dallarını bebek, boş kutuları araba sayardık. Bir ip, saatlerce süren bir oyuna dönüşürdü. Bir bisikletin arkasına birkaç çocuk sığar, düşe kalka büyürdük. Dizlerimiz kanardı ama annemizden azar işitmekten çok, oyuna yeniden dönebilmenin derdinde olurduk.
Oyunlar Ekranlara Sığarken
Şimdi çocukların odaları oyuncaklarla dolu, fakat oyunları çoğu zaman bir ekrana sığıyor.
Bizim zamanımızda bir arkadaşın evine gitmek için kapısını çalardık. Şimdi bir çocuğun arkadaşına ulaşması için parmağını ekrana dokundurması yetiyor. Biz mektupları, defterleri, sıraların altına saklanan küçük notları beklerdik. Onlar anında mesajlaşıyor ama belki de hiçbir mesajın içinde bizim bekleyişlerimiz kadar derin bir heyecan taşımıyorlar.
Okul Yalnızca Ders Değildi
Bizim öğrenciliğimizde okul, yalnızca ders görülen bir yer değildi.
Sıraların üzerinde isimler kazınır, silgiler paylaşılır, kalemler kaybolur, teneffüsler bir ömre bedel olurdu. Bir arkadaşımızın beslenme çantasından çıkan yiyecek, bazen hepimizin ortak ikramına dönüşürdü. Birinin harçlığı yoksa diğeri simidini bölerdi. Kiminin önlüğü eskimiş, kiminin ayakkabısı yıpranmış olurdu ama çocukluğun terazisi bunları tartmazdı.
Aynı sırada oturmak, aynı dünyaya ait olmak için yeterliydi.
İmkânlar Arttı, Peki Neleri Kaybettik?
Bugün çocuklar daha çok imkâna sahip olabilir. Daha fazla bilgiye daha hızlı ulaşıyor, dünyanın öbür ucundaki bir şeyi birkaç saniyede öğrenebiliyorlar. Teknoloji onlara büyük kapılar açıyor. Bunu inkâr etmek, geçmişe duyduğumuz sevgiyi gerçeğin önüne koymak olur.
Ama insan bazen sahip olduklarıyla değil, sahip olduklarının arasında kaybettikleriyle de düşünmeli.
Çünkü çocukların bugün daha çok eşyası, daha çok dersi, daha çok etkinliği, daha çok ekranı olabilir. Fakat acaba daha çok boş vakitleri var mı?
Sıkılmaya Hakları Var mı?
Sıkılmaya hakları var mı?
Bir ağacın altında hiçbir şey yapmadan oturabiliyorlar mı? Yağmurdan sonra çamura basıp ayakkabılarını kirletebiliyorlar mı? Bir oyunu kazanmak için değil, yalnızca oynamak için oynayabiliyorlar mı? Eve döndüklerinde anlatacakları bir maceraları oluyor mu, yoksa günleri yalnızca tamamladıkları ödevler ve tükettikleri içeriklerden mi ibaret?
Bizim çocukluğumuzda sıkılmak, yeni bir şey bulmanın başlangıcıydı.
Şimdi sıkılmak, çoğu zaman hemen giderilmesi gereken bir eksiklik gibi görülüyor.
Oysa çocuk biraz sıkılmalıydı. Çünkü sıkılan çocuk hayal kurardı. Hayal kuran çocuk bir taşla dünya kurardı. Bir sopa, kılıç olurdu; bir örtü, saray; bir avuç toprak, koca bir memleket…
Biz yoksunlukların içinden oyun çıkarırdık. Bugünün çocukları ise bolluğun içinde bazen oyunun kendisini arıyor.
Ve belki de en büyük fark burada.
Çocukluk Bir Yarışa Dönüşürken
Bizim çocukluğumuzda büyümek için acelemiz yoktu. Büyüklerin dünyasına özenirdik ama çocuk kalmanın tadını da bilirdik. Şimdi çocuklar daha küçük yaşlarda büyümeye zorlanıyor. Daha güzel görünmek, daha başarılı olmak, daha çok beğenilmek, daha erken fark edilmek…
Çocukluk bile bazen bir yarışa dönüştürülüyor.
Bir çocuğun başarısı, başka bir çocuğun başarısıyla ölçülüyor. Birinin aldığı not, diğerinin omzuna yük oluyor. Birinin gittiği kurs, diğerinin eksikliği sayılıyor. Oysa çocukların hepsinin aynı hızda büyümesi, aynı şeyleri sevmesi, aynı başarıyı göstermesi gerekmiyor.
Çocuk, Önce Çocuk Olmalı
Çocuk, önce çocuk olmalı.
Düşebilmeli. Yanılabilmeli. Kirlenebilmeli. Bir gün hiçbir şey başaramadan da eve dönebilmeli. Çünkü hayat, yalnızca başarıların toplamı değil; insanın kendisi olabildiği anların da bütünüdür.
Daha Az Şey, Daha Çok Paylaşım
Bizim çocukluğumuzun güzelliği, her şeyin daha iyi olmasından değildi belki.
Daha az şeye sahipken daha çok şeyi paylaşmamızdandı. Birlikte yürümekten, aynı oyunda buluşmaktan, bir kapının önünde saatlerce konuşmaktan, bir bayram sabahının heyecanını günler öncesinden yaşamaktan…
Bizim çocukluğumuzda mutluluk, satın alınan bir şey değildi. Birlikte üretilen, beklenen, çoğaltılan bir şeydi.
Çocukluğun Özünü Yeniden Hatırlamak
Şimdi çocukların dünyası değişti. Bunu durduramayız. Zamanı geriye çeviremeyiz. Onlara bizim yaşadığımız çocukluğu aynen yaşatamayız.
Ama belki onlara çocukluğun özünü yeniden hatırlatabiliriz.
Birlikte yemek yemeyi…
Sokağa çıkmayı…
Bir kitabın sayfalarında kaybolmayı…
Bir büyüğün anlattığı hikâyeyi sabırla dinlemeyi…
Bir arkadaşın derdine kulak vermeyi…
Gökyüzüne bakmayı…
Hiçbir şey yapmadan da mutlu olunabileceğini bilmeyi…
Çünkü çocukların ihtiyacı yalnızca iyi bir gelecek değil; o geleceğe ulaşana kadar yaşayabilecekleri güzel bir bugün.
İçimizde Kalan Çocukluk
Biz çocukluğumuzu geride bıraktık. O sokaklar, o okul sıraları, o oyunlar, o sesler belki artık aynı yerde değil. Ama insanın içinde bir çocukluk kalır. Bazen eski bir şarkıyla uyanır, bazen bir okul zilinde, bazen bir çocuğun kahkahasında kendini hatırlatır.
Ve insan o zaman anlar:
Çocukluk, yalnızca geçmişte yaşadığımız bir dönem değildir. Bizi bugün olduğumuz insana taşıyan, içimizde hâlâ nefes alan bir yerdir.
Belki bize düşen, kendi çocukluğumuzu özlemekle yetinmemektir.
Bugünün çocuklarına, yarının yetişkinleri olmadan önce bugünün çocuğu olabilecekleri bir dünya bırakabilmektir.
Zehra Nihal Hangişi
Sivas'ta olan biteni ilk siz öğrenin
Son dakika haberleri, hava durumu, nöbetçi eczaneler ve vefat ilanları — tercih ettiğiniz kanaldan anında.
Yorumlar
İlk yorumu siz yapın.





