Eskiden bilmemek bir eksiklik, öğrenmeye gayret etmemek ise bir ayıp sayılırdı. İnsanlar bilmedikleri bir konu açıldığında mahcubiyetle susar, sözü o işin erbabına bırakır, dinleyerek heybelerini doldurmaya çalışırlardı. Bilgi; emek, zaman ve derin bir adanmışlık gerektiren kutsal bir emanetti. Bugün ise bambaşka bir çağın şahitleriyiz. Artık bilmemek bir ayıp değil; bilmediğini muazzam bir özgüven perdesi arkasına saklayıp her konuda ahkam kesmek yeni normalimiz haline geldi. Cehalet, kabuğunu kırdı ve adını "özgüven" koyarak toplumun başköşesine kuruldu.
Peki, ne ara bir konuda fikri olmamayı bir acizlik, her şeyi yarım yamalak bilmeyi ise bir üstünlük sayar olduk?
Psikoloji literatüründe buna çok şık bir isim veriliyor: Dunning-Kruger Etkisi. Kısaca özetlemek gerekirse; bir konuda bilgisi az olan insanların, kendi becerilerini ve bilgilerini devasa bir boyutta görme, yani "cehaletlerinden doğan bir cesaretle" hareket etme eğilimidir bu. Gerçekten bilen insan ise bilginin deryasında kayboldukça ne kadar az şey bildiğini fark eder, şüpheye düşer ve temkinli konuşur. İşte tam da bu yüzden, meydan hiçbir şey bilmediği için şüphe de duymayan, sarsılmaz bir özgüvene sahip kitlelere kalıyor.
Sosyal medya bu yangına körükle giden en büyük mekanizma haline geldi. Bugün bir tweet atmak, bir videonun altına yorum bırakmak kişiye saniyeler içinde "uzman" sıfatı kazandırabiliyor. Akşam televizyon ekranlarında, sabah sosyal medya akışlarında aynı insanların aynı sarsılmaz özgüvenle hem tıp, hem ekonomi, hem hukuk, hem de uluslararası ilişkiler konuştuğunu görüyoruz. Derinliksiz, rafine edilmemiş, sadece kulaktan dolma bilgilerle donatılmış bu "her şeyi bilenler", yıllarını o işe vermiş bilim insanlarından, zanaatkarlardan ve ustalardan daha yüksek sesle bağırıyor. Çünkü cehaletin en büyük lüksü, şüphe barındırmamasıdır.
Bu durum sadece entelektüel bir tartışma konusu değil, aynı zamanda ciddi bir toplumsal erozyondur. Liyakatin yerini vitrinin, emeğin yerini sloganın aldığı yerde gerçek bilgi değersizleşir. "Ben bilmem, bir bilene sormak lazım" cümlesi adeta lügatimizden silindi. Herkesin her şeyi bildiği bir yerde, aslında hiç kimse hiçbir şeyi gerçekten öğrenmiyor demektir.
Oysa insanı büyüten, geliştiren ve olgunlaştıran şey şüphedir, meraktır ve haddini bilmektir. Socrates’in asırlar önce söylediği "Bildiğim tek şey, hiçbir şey bilmediğimdir" sözü, bir acizlik itirafı değil; bilginin büyüklüğü karşısında eğilen bilge bir ruhun asaletidir.
Çarşamba gününün hatırına kendimize ve çevremize bir ayna tutalım: Bir konuda da fikrimiz olmasın. Bir tartışmada da "Bu konuyu tam bilmiyorum, anlatır mısın?" diyebilme erdemini gösterelim. İnanın, bilmediğini kabul etmek insanı küçültmez; aksine gerçek bilginin kapısını aralayan en asil adımdır.
Sesi çok çıkanların, bağıranların ve içi boş bir özgüvenle dünyayı kurtardığını sananların çağında; susmanın, dinlemenin ve "öğrenmeye talip olmanın" zarafetine her zamankinden daha çok ihtiyacımız var.