Yeni Eğitim Yılı: Yasaklarla Değil, Güvenle Başlamalı

Yeni bir eğitim yılı başlıyor.
Okullar yeniden açılacak, sınıflar öğrencilerle dolacak, koridorlarda zil sesleri duyulacak. Kimi çocuk ilk kez okul sırasına oturacak, kimi yıllardır aynı koridordan geçerek yeni bir sınıfa başlayacak. Öğretmenler ders planlarını hazırlayacak, veliler çocuklarının geleceği için yeni bir heyecan yaşayacak.
Fakat yeni eğitim yılına girerken eğitim gündeminin merkezinde çocukların merakı, öğretmenlerin niteliği, okulların imkânları ya da eğitimde fırsat eşitliği kadar yasaklar da var.
Deneme sınavlarından cep telefonuna, kaynak kitaplardan sınıf seçimine, öğretmen seçiminden sınıf annesine, serbest kıyafetten mezuniyet törenlerine kadar pek çok başlık yeniden tartışılıyor.
Elbette okulun bir düzeni olmalı.
Elbette çocukların güvenliği korunmalı.
Elbette eğitim kurumlarında keyfî uygulamaların önüne geçilmeli.
Ancak burada çok önemli bir soruyu sormamız gerekiyor:
Eğitimi gerçekten daha nitelikli hâle getiren şey, yasakların sayısı mıdır?
Yoksa asıl mesele, bu yasakların hangi eğitim anlayışının parçası olduğudur?
Çünkü eğitim yalnızca kurallardan oluşmaz.
Eğitim; güven, sorumluluk, merak, özgür düşünce, üretme, sorgulama ve birlikte yaşama kültürüdür.
Bir öğrencinin başarısını yalnızca kaç deneme sınavına girdiğiyle ölçemeyiz. Bir öğretmenin niteliğini yalnızca önlük giyip giymediğiyle değerlendiremeyiz. Bir okulun kalitesini yalnızca hangi kaynak kitabın kullanıldığı üzerinden belirleyemeyiz.
Eğitim, şekilden çok içerikle ilgilidir.
Deneme sınavlarını ele alalım.
Deneme sınavının kendisi kötü değildir. Doğru zamanda, doğru amaçla ve öğrenciyi yıpratmadan uygulandığında öğrencinin mevcut durumunu görmesine, eksiklerini fark etmesine ve sınav pratiği kazanmasına yardımcı olabilir.
Sorun deneme sınavının varlığı değil, eğitimin yalnızca sınav sonucuna indirgenmesidir.
Çocuk daha fazla denemeye girerek değil, girdiği denemeden ne öğrendiğini anlayarak gelişir.
Aynı şekilde kaynak kitap meselesi de yalnızca “hangi kitap kullanılacak?” sorusuna indirgenmemelidir.
Asıl sorumuz şu olmalı:
Öğrencinin seviyesine uygun, bilimsel ve nitelikli eğitim materyaline ulaşmasını nasıl sağlayacağız?
Bir çocuğun hangi kaynağa erişebildiği, ailesinin ekonomik gücüne bağlı hâle geliyorsa zaten ciddi bir eşitsizlik vardır.
O hâlde mesele yalnızca kaynak kitabı yasaklamak değil; her öğrencinin nitelikli eğitim materyaline eşit biçimde ulaşmasını sağlamaktır.
Cep telefonu konusu da aynı şekilde ele alınmalı.
Çocukların ders sırasında telefonla ilgilenmesini istememek son derece anlaşılır. Fakat çocuklara yalnızca “yasak” demek yerine onlara dijital dünyayı doğru kullanmayı öğretmek zorundayız.
Çünkü bugünün çocuğu telefonla karşılaşmayacak bir dünyada büyümeyecek.
Tam tersine, dijital dünyanın içinde yaşayacak.
O hâlde eğitim sistemi çocuğa yalnızca telefonu ne zaman kullanmayacağını değil, ne zaman, neden ve nasıl kullanacağını da öğretmeli.
Bir başka tartışma konusu veli-okul ilişkileri.
Randevu sistemi elbette öğretmenin çalışma düzenini ve öğrencinin eğitim hakkını korumak açısından gerekli olabilir. Fakat veli ile okul arasındaki iletişim tamamen kopmamalı.
Çünkü çocuğun eğitiminde öğretmen, aile ve öğrenci birbirinden bağımsız üç ayrı dünya değildir.
Bu üçü arasında sağlıklı bir iletişim kurulmadığında en büyük bedeli yine çocuk öder.
Burada ihtiyaç duyduğumuz şey sınırsız ve kontrolsüz bir iletişim değil; saygılı, planlı ve sağlıklı bir iletişim kültürüdür.
Sınıf annesi uygulamasının kaldırılması da uzun süre tartışıldı.
Aslında burada da asıl mesele “sınıf annesi olsun mu olmasın mı?” sorusundan daha büyük.
Okul yönetimi ile veliler arasındaki görev ve yetki sınırları açık olmalıdır.
Velinin öğretmenin yerine geçmediği, öğretmenin de velinin yaşam alanına müdahale etmediği bir düzen kurulmalıdır.
Çünkü eğitimde herkesin rolü farklıdır.
Veli veli olmalı, öğretmen öğretmen olmalı, yönetici yönetici olmalı, öğrenci de öğrenci olmalıdır.
Serbest kıyafetten öğretmen önlüğüne kadar uzanan tartışmalarda da aynı noktaya geliyoruz.
Kıyafet önemlidir.
Düzen önemlidir.
Temsil önemlidir.
Fakat bir okulun eğitim kalitesini kıyafetin kendisi belirlemez.
Önlük giyen öğretmenin daha iyi öğretmen, giymeyen öğretmenin daha kötü öğretmen olduğunu söyleyemeyiz.
Asıl mesele öğretmenin sınıfa girdiğinde çocukla nasıl iletişim kurduğu, dersini nasıl anlattığı, öğrenciyi nasıl desteklediği ve mesleki gelişimini nasıl sürdürdüğüdür.
Bir önlük öğretmeni öğretmen yapmaz. Öğretmeni öğretmen yapan; bilgisi, vicdanı, pedagojisi ve çocukla kurduğu bağdır.
İlkokullarda sınav ve yazılı uygulamalarının kaldırılması da çocukların eğitim hayatına bakışımız açısından önemli.
Çocukların daha küçük yaşlarda sürekli sınav baskısıyla karşılaşmaması elbette kıymetlidir.
Fakat değerlendirmeyi tamamen ortadan kaldırmak yerine, değerlendirme anlayışını değiştirmemiz gerekir.
Çocuğu notla tanımlamak yerine gelişimini takip etmeliyiz.
“Kaç aldın?” sorusundan önce,
“Ne öğrendin?”
diye sorabilmeliyiz.
Karne konusunda da aynı anlayış geçerli.
Bir çocuğun bir kâğıda yazılmış birkaç nottan ibaret olmadığını hepimizin bilmesi gerekiyor.
Çocuğun merakı, çabası, sosyal gelişimi, problem çözme becerisi, arkadaş ilişkileri, üretme kapasitesi ve kendini ifade edebilmesi de eğitim yolculuğunun parçalarıdır.
Belki de yeni eğitim yılında en fazla değiştirmemiz gereken şey budur:
Çocuğa bakışımız.
Çünkü eğitim sistemleri ne kadar değişirse değişsin, öğretmen-öğrenci ilişkisi sağlıklı değilse gerçek bir dönüşüm gerçekleşmez.
Sınıf seçimi, öğretmen seçimi, kaynak seçimi, törenlerin nerede yapılacağı gibi konular elbette bir düzen içinde ele alınabilir.
Ama bütün bu düzenlemelerin merkezinde tek bir soru olmalı:
Bu uygulama çocuğun eğitimine gerçekten ne katıyor?
Eğer bir düzenleme çocuğun güvenliğini artırıyorsa anlamlıdır.
Eğer fırsat eşitliğini güçlendiriyorsa değerlidir.
Eğer öğretmenin mesleki saygınlığını koruyorsa gereklidir.
Eğer öğrencinin psikolojik ve akademik gelişimini destekliyorsa önemlidir.
Fakat yalnızca “yasak olduğu için” yapılan bir uygulama, eğitim sorununu çözmüş sayılmaz.
Çünkü eğitimde yasak koymak kolaydır.
Asıl zor olan, nedenini açıklayabilmektir.
Daha da zoru, çocuklara bu kuralları içselleştirebilecekleri bir eğitim ortamı sunabilmektir.
Çocuğa “Telefonunu kullanma.” demek kolaydır.
Telefonu bilinçli kullanmayı öğretmek zordur.
“Kaynak kullanma.” demek kolaydır.
Her çocuğa nitelikli kaynağı ulaştırmak zordur.
“Deneme yapma.” demek kolaydır.
Sınav kaygısını azaltan, öğrenmeyi merkeze alan bir ölçme sistemi kurmak zordur.
“Bunu yapamazsın.” demek kolaydır.
Çocuğa nedenini anlatmak, alternatif sunmak ve sorumluluk kazandırmak zordur.
İşte eğitim tam da bu zor olanı yapabilme sanatıdır.
Yeni eğitim yılına girerken öğretmenlerimize yalnızca “Şunu yapmayın, bunu yapmayın.” demek yerine onların mesleki gücünü artıracak imkânlar sunmalıyız.
Velilere yalnızca sınırlar koymak yerine çocuk yetiştirme konusunda rehberlik etmeliyiz.
Öğrencilere yalnızca kurallar koymak yerine onların nedenlerini anlayabilecekleri bir eğitim vermeliyiz.
Çünkü çocuk, kendisine konulan her yasağın nedenini anlamadığında yalnızca kurala uymayı öğrenebilir.
Ama nedenini anladığında sorumluluk kazanır.
Ve bizim eğitim sistemimizin ihtiyacı olan şey, yalnızca kurallara uyan çocuklar değildir.
Ne yaptığını bilen, neden yaptığını anlayan, sorumluluk alabilen, düşünebilen ve gerektiğinde doğruyu savunabilen çocuklardır.
Yeni eğitim yılına girerken hepimizin dileği aynı:
Daha başarılı çocuklar.
Daha mutlu çocuklar.
Daha güvenli okullar.
Daha güçlü öğretmenler.
Daha bilinçli veliler.
Daha nitelikli bir eğitim sistemi.
Bunun yolu ise yalnızca yasaklardan geçmiyor.
Bazen bir yasağın kendisinden çok, o yasağın yerine ne koyduğumuz önem taşıyor.
Çünkü eğitimde boşluk bırakırsanız çocuk orayı kendi yöntemiyle doldurur.
Kuralla birlikte bilinç vermezseniz, kural yalnızca korku yaratır.
Sorumluluk vermezseniz, kontrol ortadan kalktığında düzen de ortadan kalkar.
İşte yeni eğitim yılının en büyük hedefi belki de şu olmalı:
Çocukları sürekli kontrol edilen bireyler olarak değil, kendi davranışlarının sorumluluğunu taşıyabilen insanlar olarak yetiştirmek.
Okullar yalnızca ders anlatılan binalar değildir.
Okullar çocukların hayata hazırlandığı yerlerdir.
Bu nedenle çocuklara sadece matematik, Türkçe, fen ya da sosyal bilgiler öğretmeyelim.
Onlara karar vermeyi öğretelim.
Sorumluluk almayı öğretelim.
Hata yaptığında yeniden başlamayı öğretelim.
Kuralları sorgulamayı ama kuralsızlığı özgürlük sanmamayı öğretelim.
Başkasının hakkına saygı duymayı öğretelim.
Kendi hakkını savunmayı öğretelim.
Ve en önemlisi, bir yetişkin sürekli başında durmadığında da doğru olanı yapabilmeyi öğretelim.
Çünkü gerçek eğitim, çocuk öğretmeninin yanında olduğu için değil; öğretmeni yanında olmadığında da doğruyu seçebildiğinde başarıya ulaşır.
Yeni eğitim yılı hepimize hayırlı olsun.
Dilerim bu yıl okullarımızda yasakların değil, anlamlı kuralların; korkunun değil, güvenin; baskının değil, sorumluluğun; ezberin değil, düşünmenin yılı olur.
Çünkü geleceği yalnızca sınavlarda yüksek puan alan çocuklar değil;
düşünebilen, sorumluluk alabilen, kendine güvenen ve insan kalmayı başarabilen çocuklar kuracak.
Betül Mülayim Taşkıran
Eğitim ve Öğrenci Koçu
Sivas'ta olan biteni ilk siz öğrenin
Son dakika haberleri, hava durumu, nöbetçi eczaneler ve vefat ilanları — tercih ettiğiniz kanaldan anında.
Yorumlar
İlk yorumu siz yapın.





