Köşe Yazıları

Suçun Yeni Romantizmi “Suflörlü Prangalar”

Modern zamanın ruhu, trajediyi bir seyirlik nesneye, vahşeti ise bir "estetik duruşa" tahvil etmekte ustalaştı.

Gündem Sivas Muhabir
Gündem Sivas Muhabir
Editör
22 Nisan 2026 09:49

Modern zamanın ruhu, trajediyi bir seyirlik nesneye, vahşeti ise bir "estetik duruşa" tahvil etmekte ustalaştı. Eskiden kuytu köşelerde, fısıltıyla konuşulan cürüm, bugün yüksek çözünürlüklü filtrelerin arkasında, bir "başkaldırı" nişanı gibi göğüslere iğneleniyor. Suçun romantize edilmesi, artık sadece bir sinema türü ya da edebiyat akımı değil; bizzat sokağın ve ekranın genetiğine işlenmiş, kitlesel bir sanrıya dönüştü.

Suçlu, toplumun dışına itilmiş bir günahkâr değil; sistemin çarklarına çomak sokan, "kendi kurallarını yazan" bir sahte kahraman olarak pazarlanıyor. Ancak bu pazarlamanın en hazin ortağı, tam da karşısında duruyormuş gibi yapan o parıltılı, suflörlü yaşamlar korosu: Sosyal medya "kişisel gelişimcileri."

Bir yanda elinde tespihi, belinde silahıyla adaleti kendi namlusunda arayanın yarattığı o karanlık cazibe, diğer yanda "evrenin enerjisini çek, içindeki devi uyandır" diyerek kitlelere plastik bir huzur enjekte edenlerin sahtekarlığı... Aslında her ikisi de aynı köksüzlüğün farklı yüzleri. Bugünün kişisel gelişim simsarları, bireye sürekli bir "üstünlük" ve "seçilmişlik" vaat ederken, aslında suçun o ilkel ve vahşi doğasına zemin hazırlıyorlar.

Kendi narsisizmini "öz sevgi" adı altında kutsayan, toplumsal sorumluluğu "negatif enerji" diyerek reddeden bu suflörlü yaşamlar, vicdanın yerine konforu koyuyor. Bu noktada suçlu, o konforu zorla alan bir figür olarak değil, "istediğini alan cesur adam" olarak kodlanıyor. Suflörün fısıldadığı o "sen her şeye layıksın" cümlesi, sokağın karanlığında "her şey mubahtır"a dönüşüyor.

Suçun bu denli şık ambalajlarla sunulması, günümüz ideolojilerinin kendilerini aklama biçiminde de vücut buluyor. İdeolojiler, artık ahlaki bir zeminde yükselmek yerine, karşı tarafın "suçunu" kendi "haklılığına" yakıt yaparak hayatta kalıyor. Bir tarafın canisi, diğer tarafın özgürlük savaşçısına; bir tarafın hırsızı, diğer tarafın mağduruna dönüşüveriyor.

Suç, ideolojik bir temizlik aracı haline getirilmiş durumda. Kimse gerçek anlamda adaleti aramıyor; herkes kendi suçlusunun elindeki kanı, karşı tarafın günahıyla yıkamaya çalışıyor. Bu döngüsel aklanma hali, suçun kendisini değil, failin kimliğini tartışılır kılıyor. Eğer fail "bizim mahallede" yetişmişse, işlediği suç bir "zorunluluk" ya da "sistem eleştirisi" kılıfına sokuluyor.

Sonuçta elimizde kalan; her sabah aynada kendine "bugün senin günün" diyen narsisistlerin oluşturduğu o steril, sahte dünyalar ile bu dünyadan pay alamayanların yarattığı o çiğ ve şiddetli romantizm oluyor. Bir taraf suflörle konuşurken, diğer taraf tetiği çekiyor; her ikisi de gerçekliğin o sert, soğuk ve onurlu yüzünden kaçıyor.

Suçun estetik bir fanteziye dönüştüğü bu çağda, gerçek mağdurun çığlığı, kişisel gelişim videolarının neşeli fon müzikleri ve suç dizilerinin ağır çekim sahneleri arasında boğulup gidiyor. Adalet ise, bu gürültülü tiyatroda, sahnede hiç görünmeyen ama herkesin adını andığı o hayali kahraman olarak kalmaya devam ediyor.

Yorum Yap

Düşüncelerinizi bizimle paylaşın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yorumlar

0 yorum

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!