KAMUSAL ADALETİN GÖRÜNÜR YÜZÜ: EŞDEĞERLİK

KPSS gibi milyonlarca insanın eğitim geçmişini, yıllarca verdiği emeği ve geleceğe ilişkin beklentisini aynı anda ölçen merkezi bir seçme mekanizmasında sınav, kamusal adaletin görünür yüzüdür. Bu nedenle 6 Eylül 2026 tarihinde gerçekleştirilen 2026-KPSS Lisans Genel Yetenek-Genel Kültür oturumunda Şanlıurfa Harran Üniversitesi Osmanbey Kampüsü’nde yaşanan uygulama farklılıklarını yalnızca teknik bir sınav prosedürü meselesi olarak görmek, meselenin özünü ıskalamaktır.
ÖSYM’nin incelemesi sonucunda söz konusu kampüsteki 150 sınav salonunun 22’sinde, toplam 392 aday bakımından mevzuata aykırı sınav uygulamalarının gerçekleştirildiğinin tespit edilmesi ve bu adaylara “eş değer sınav” yapılmasına karar verilmesi, ilk bakışta mağduriyetin giderilmesine yönelik bir tedbir olarak değerlendirilebilir. Ancak tam da burada üzerinde düşünülmesi gereken esaslı bir soru ortaya çıkmaktadır: Eşdeğerlik nedir ve kime karşı tesis edilmektedir?
Çünkü eşdeğerlik yalnızca yeni bir sınav hazırlamak, benzer güçlükte sorular sormak veya aynı süreyi tanımak değildir. Eşdeğerlik, sınavın bütün adaylar bakımından karşılaştırılabilir ölçme koşullarında gerçekleştirilmesi anlamına gelir. Aynı sınava giren herkesin aynı kurallara, aynı zaman sınırına, aynı bilgi koşullarına, aynı sınav güvenliği rejimine ve mümkün olduğunca aynı uygulama standartlarına tabi tutulmasıdır. Bu nedenle eşdeğerlik, sonradan birkaç yüz adayın yeniden sınava alınmasıyla kurulabilecek kadar basit bir matematiksel denklem değildir.
Kural gerçekten kural ise herkes için kural olmalıdır
Şanlıurfa’da yaşanan olayda ÖSYM’nin açıklamasına göre, ulaşım güçlüğü nedeniyle sınava girişin 30 dakika uzatılması ve sınav başlangıç saatinin 10.45 olarak uygulanmasına karar verilmiş, daha sonra yapılan incelemede mevzuata aykırı uygulamalar tespit edilmiştir. Burada kurumun, mağduriyet yaşanmasını önlemeye yönelik bir karar alma gerekçesi anlaşılabilir. Ancak merkezi sınavların temel mantığı açısından ortaya çıkan eşitlik problemi bununla birlikte ortadan kalkmış değildir.
Çünkü sınav güvenliği yalnızca soruların çalınmaması, cevapların dışarı sızmaması veya kitapçıkların korunması değildir. Sınav güvenliği aynı zamanda adayların sınava hangi koşullarda, hangi saatte ve hangi kurallar çerçevesinde girdiklerinin güvence altına alınmasıdır. Bir adaya “geç kaldın, artık sınava giremezsin” denilirken başka bir adayın daha uzun süre sonra sınava kabul edilmesi, salt dakikalar arasındaki bir fark değildir. Bu durum, ölçme ve değerlendirme sürecinin normatif temelini oluşturan kuralların farklı uygulanması anlamına gelebilir.
Yıllardır sınav kapılarında beş, on hatta kimi zaman birkaç dakika geciken adayların içeri alınmaması ve bunun “kural kuraldır” anlayışıyla açıklanması düşünüldüğünde, bugün ortaya çıkan tablo çok daha derin bir adalet tartışmasını zorunlu kılmaktadır.
Çünkü kural gerçekten kural ise herkes için kural olmalıdır. Kuralın istisnası varsa, bu istisnanın hangi objektif ölçütlerle uygulanacağı da herkes bakımından önceden bilinebilir ve öngörülebilir olmalıdır. Aksi hâlde yalnızca sınav güvenliği değil, hukukî ve idari düzenin temel unsurlarından biri olan öngörülebilirlik de zedelenir.
Bir adayın beş dakika gecikmesi “mazeret kabul edilemez” kategorisinde değerlendirilirken başka bir adayın otuz dakika daha geç sınava alınabilmesi, adayların gözünde yalnızca farklı bir uygulama değildir. Aynı kamusal düzen içerisinde farklı muamele yapıldığı düşüncesini doğurur. Burada mesele, Şanlıurfa’daki adayların mağduriyetinin gerçek olup olmadığı üzerinden kurulamaz. Eğer ulaşım güçlüğü nedeniyle çok sayıda adayın sınava yetişemeyeceği öngörülmüş ve sonrasında bazı adaylar bakımından mevzuata aykırı uygulamalar tespit edilmişse, bu adayların haklarının korunması elbette gereklidir. Ancak kamu yönetiminin görevi yalnızca o günün mağduriyetini çözmek değil, alınan kararın sınavın bütünlüğü ve diğer adayların hukukî beklentileri üzerindeki sonuçlarını da hesaba katmaktır.
Çünkü merkezi sınavlarda bir aday lehine yapılan her istisnai düzenlemenin, aynı sınava giren diğer adayların konumuyla doğrudan veya dolaylı bir ilişkisi vardır.
Aynı sınava giren diğer yüz binlerce adayın eşitliği nasıl korunacaktır?
Bu nedenle bugün tartışılması gereken yalnızca “392 adayın mağduriyeti nasıl giderilecek?” sorusu değildir. Çok daha temel bir soru vardır:
Aynı sınava giren diğer yüz binlerce adayın eşitliği nasıl korunacaktır?
Buradaki kritik mesele, mağdur olduğu tespit edilen adayların haklarının korunmasına karşı çıkmak değildir. Tam tersine, gerçekten mevzuata aykırı bir uygulama nedeniyle hak kaybına uğramış adayların mağduriyetlerinin giderilmesi hukuk devleti bakımından gereklidir. Fakat adaletin bir tarafını düzeltirken diğer tarafında yeni bir eşitsizlik üretmemek de aynı derecede önemlidir.
Çünkü adalet yalnızca görünen mağdurun hakkını iade etmek değildir; görünmeyen mağduriyetleri de hesaba katabilmektir.
Sınava girmek için aylarca, hatta yıllarca çalışan; sınav sabahı erkenden yola çıkan; giriş saatini kaçırmamak için belki saatler öncesinden sınav merkezinin kapısında bekleyen; birkaç dakikalık gecikmenin dahi bütün emeğini boşa çıkarabileceğini bilen adayların zihninde şu sorunun ortaya çıkması kaçınılmazdır:
“Ben neden kurala uydum da başkası için kural esnetildi?”
Bu soruya yalnızca “onların mağduriyeti farklıydı” cevabını vermek yeterli değildir. Çünkü kamu otoritesinin sınav yönetimindeki meşruiyeti, istisnaların hiç bulunmamasından ziyade, bu istisnaların hangi objektif, önceden bilinebilir ve herkese uygulanabilir kriterlere dayandığının açıklanabilmesiyle ilgilidir.
Zamanın kendisi bir sınav değişkeni midir?
Dahası, burada tartışılması gereken bir başka önemli husus da zamanın kendisinin bir sınav değişkeni olup olmadığıdır.
Sınav sorularının ve cevap seçeneklerinin aynı oturum içerisinde adayların önüne konulduğu bir sistemde, sınavın başlamasından önce veya sonra geçen süre yalnızca saat göstergesindeki bir farklılık değildir. Adayın zihinsel hazırlığı, sınav stratejisi, diğer adaylarla kıyaslandığında sahip olduğu zaman, sınav öncesinde yaşanan belirsizlik ve sınav güvenliğine ilişkin algı gibi değişkenler de ölçme sürecinin parçasıdır.
Bu nedenle “otuz dakika zaten sınav süresine eklenmedi” şeklindeki basit bir yaklaşım, sınav eşitliğinin bütün boyutlarını açıklamaya yetmez. Bir sınavın adil olup olmadığı yalnızca herkesin cevaplamak için elinde kaç dakika bulunduğuyla ölçülemez. Adayın sınava hangi koşullarda başladığı, sınav öncesinde ne kadar süre beklediği, hangi kurallara tabi olduğu ve sınav ortamının diğer adaylarla ne ölçüde karşılaştırılabilir olduğu da değerlendirilmesi gereken unsurlardır.
Öte yandan burada çok önemli bir ayrım yapmak gerekir: ÖSYM’nin tespit ettiği mevzuata aykırı uygulamalar ile sosyal medyada ileri sürülen her iddia aynı hukukî ve olgusal ağırlığa sahip değildir. Kurumun incelemesinin kamera kayıtları ve sınav tutanakları üzerinden yapıldığı ve 392 aday bakımından mevzuata aykırı uygulamalar tespit edildiğinin açıklandığı dikkate alındığında, tartışmanın sağlam zemini söylentiler değil, kurumun kendi tespitleri olmalıdır.
Fakat tam da bu nedenle eleştirinin kapsamı daha da genişlemelidir.
Eğer gerçekten fırsat eşitliğinin bozulduğu tespit edilmişse, yalnızca ihlalden doğrudan etkilendiği belirlenen adayların değil, sınavın bütünlüğünün ve diğer adayların hukukî beklentilerinin de nasıl korunacağı açık biçimde ortaya konulmalıdır.
“Eş değer sınav” hangi ölçütlerle eşdeğer olacak?
Kamuoyunun beklediği şey yalnızca “yeni bir sınav yapılacak” açıklaması değildir. Asıl mesele, yeni sınavın hangi bilimsel ve hukukî kriterlerle ilk sınava eşdeğer kabul edileceğinin açıklanmasıdır.
Soruların güçlük düzeyi nasıl belirlenecektir?
Ölçme özellikleri nasıl karşılaştırılacaktır?
Soruların ayırt edicilik düzeyleri nasıl değerlendirilecektir?
Sınavın süre ve uygulama koşulları nasıl standardize edilecektir?
Puanlama sistemi nasıl kurulacaktır?
Yeni sınava giren adaylarla ilk sınava giren adayların puanlarının aynı sıralama evreninde nasıl değerlendirileceği hangi metodolojiye dayanacaktır?
İşte gerçek anlamda akademik ve kurumsal tartışma burada başlamaktadır.
Çünkü “eşdeğer” kelimesi, bürokratik bir sıfat olarak kullanıldığında meseleyi çözmez; bilimsel olarak temellendirilmiş bir ölçme modelinin sonucunda anlam kazanır. Ölçme ve değerlendirme açısından eşdeğerlik; ölçülen özelliğin, soru güçlüklerinin, ayırt edicilik düzeylerinin, süre ve uygulama koşullarının, sınav güvenliğinin ve puanlama mekanizmasının karşılaştırılabilir olmasını gerektiren çok boyutlu bir meseledir.
Üstelik merkezi bir seçme sınavında adaylar yalnızca tek tek değerlendirilmez; aynı zamanda birbirleriyle karşılaştırılır. Bu nedenle yeni bir sınavın “benzer zorlukta” olması tek başına yeterli değildir. Yeni sınavdan elde edilen sonuçların ilk sınav sonuçlarıyla nasıl ilişkilendirileceği, puanların hangi yöntemle karşılaştırılabilir hâle getirileceği ve farklı uygulama koşullarının ortaya çıkarabileceği etkilerin nasıl giderileceği de açıklanmalıdır.
Gerçek eşdeğerlik, sonradan oluşturulan bir telafi mekanizması olmaktan önce, sınavın ilk uygulandığı anda tesis edilmesi gereken bir ilkedir.
Bir başka ifadeyle:
Eşdeğerlik, sınavdan sonra üretilecek bir kavram değil, sınavın başlangıç koşuludur.
Kuralların katılığı ile hakkaniyet arasındaki denge
Bu tartışma yalnızca 2026 KPSS’ye de özgü değildir. Şanlıurfa’da yaşananlar, Türkiye’de merkezi sınavlara ilişkin daha genel bir yönetim sorununu görünür hâle getirmiştir:
Kuralların katılığı ile hakkaniyet arasındaki denge nasıl kurulacaktır?
Beş dakika geç kalan adayı kapıda bırakmak mı adalettir, yoksa somut ve öngörülebilir koşullarda gecikmeyi değerlendirecek bir sistem kurmak mı?
Eğer istisnai durumlar için kamu otoritesinin takdir yetkisi bulunuyorsa, bu yetkinin sınırları neden adaylara önceden açık ve anlaşılır biçimde bildirilmemektedir?
Aynı durum farklı sınav merkezlerinde ortaya çıktığında aynı kararın uygulanacağından aday nasıl emin olacaktır?
Ve belki de en önemlisi: Bir adayın başına gelen istisnai durum, başka bir aday için de aynı şartlarda uygulanabilecek bir kurala dönüşebilecek midir?
İşte bütün mesele budur.
Çünkü adalet, kişiye göre değişen bir lütuf değildir; kişiden bağımsız çalışan bir sistemdir.
Sınav sabahı kapıda kalan adayın gözünde beş dakika ile otuz dakika arasındaki fark yalnızca yirmi beş dakika değildir. O fark, devletin aynı kurala aynı durumda bulunan herkese aynı biçimde uygulanıp uygulanmadığının sembolüdür.
Bir adayın kaderini birkaç dakikalık gecikmeye bağlayan sistem, başka bir adaya istisna tanıdığında bunu açıklayabilecek kadar şeffaf olmak zorundadır. Aksi hâlde “kural” adı verilen şey, bazıları için duvar, bazıları için kapı hâline gelir.
Oysa merkezi sınav sisteminin temel iddiası tam tersidir: Kişiye göre değişmeyen, standartlaştırılmış ve ölçülebilir koşullar altında herkesin aynı başlangıç çizgisinden yarışması.
Gerçek eşdeğerlik ne anlama gelir?
Bu nedenle Şanlıurfa’da alınan “eş değer sınav” kararı, yalnızca 392 adayın mağduriyetini giderecek teknik bir işlem olarak görülmemelidir. Bu karar, Türkiye’de merkezi sınav adaletinin ne anlama geldiğini yeniden tartışmak için önemli bir fırsattır.
Eğer gerçekten eşdeğerlikten söz edilecekse, bunun anlamı yalnızca “benzer sorular” veya “aynı süre” olmamalıdır.
Eşdeğerlik; aynı hukuk, aynı zaman disiplini, aynı güvenlik standardı, aynı ölçme ilkeleri ve karşılaştırılabilir bir fırsat yapısı demektir.
Daha açık söylemek gerekirse: Eşdeğerlik, sonradan birkaç kişinin yeniden sınava sokulması değil, sınavın başından itibaren herkesin aynı sınavın gerçek anlamda eşit öznesi olmasıdır.
Kamu otoritesinin bundan sonraki görevi yalnızca bir karar almak değil, bu kararın diğer adayların hukukî beklentilerini ve adalet duygusunu nasıl koruyacağını bilimsel, hukukî ve ölçme-değerlendirme temelli biçimde ortaya koymaktır.
Çünkü milyonlarca insanın geleceğini belirleyen bir sınav sisteminde asıl korunması gereken yalnızca sınav soruları değildir; adayların kurallara duyduğu güvendir.
O güven kaybedildiğinde, en yüksek güvenlikli soru kitapçığı bile tek başına adalet duygusunu yeniden tesis edemez.
Ve belki de bu tartışmadan çıkarılması gereken en temel ders şudur:
Bir sınavda adalet birkaç dakika içinde kaybedilebilir; fakat o adaleti yeniden tesis etmek, yüzlerce adayı yeniden sınava almakla açıklanamayacak kadar ciddi bir hukuk, ölçme-değerlendirme ve vicdan meselesidir.
Sınav adaleti, yalnızca haksızlığa uğradığı tespit edilen kişiye ikinci bir fırsat vermek değildir. Aynı zamanda ilk fırsatını kurallara güvenerek kullanan yüz binlerce, milyonlarca insanın hakkını da görünür kılmaktır.
Gerçek eşdeğerlik ancak o zaman anlam kazanır.
Hazal Yağmur Keskin
Yorumlar
İlk yorumu siz yapın.
Sivas'ta olan biteni ilk siz öğrenin
Son dakika haberleri, hava durumu, nöbetçi eczaneler ve vefat ilanları — tercih ettiğiniz kanaldan anında.





