SİLAHLAR SUSARKEN ADALETİN SINIR DENKLEMİ!

SİLAHLAR SUSARKEN ADALETİN SINIR DENKLEMİ
Bir kanunun gerçek anlamı, ona verilen isimde değil, toplumda doğurduğu sonuçlarda saklıdır. Hele konu terör, silah, ceza ve adalet olduğunda, kelimelerin ötesine geçip düzenlemenin ne getirdiğine bakmak gerekir. TBMM’de 10 Ağustos 2026 tarihinde kabul edildiği belirtilen “Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun” da tam olarak böyle bir tartışmanın merkezinde duruyor.
Kamuoyunda “teröriste af yasası” olarak nitelendirilmesi hukuken tam karşılığı olan bir tanım değil. Çünkü düzenleme klasik anlamda bir genel af getirmiyor. Ancak belirli suçlar bakımından soruşturma ve kovuşturmaların ertelenmesi, bazı kesinleşmiş cezaların infazının ertelenmesi ve belirli şartların gerçekleşmesi hâlinde cezaların infaz edilmiş sayılması, bu düzenlemenin af benzeri sonuçlar doğurabileceği gerçeğini de ortadan kaldırmıyor. Dolayısıyla meseleyi yalnızca “af var” veya “af yok” ikilemine sıkıştırmak, asıl tartışmayı ıskalamak olur.
Kanunun merkezinde tek bir şart bulunuyor: Silahların susması ve örgütsel yapının gerçekten sona ermesi. PKK/KCK ve bağlantılı yapıların fiilî varlığının sona ermesi, kontrolündeki silah ve mühimmatın teslim edilmesi ve bunun devletin ilgili kurumlarınca doğrulanması, düzenlemenin öngördüğü hukuki sonuçların temelini oluşturuyor. Devlet böylece geçmişte işlenen bütün suçları koşulsuz biçimde silmek yerine, belirli hukuki avantajları silahsızlanma ve örgütsel tasfiye şartına bağlıyor.
Bu yaklaşımın güçlü bir tarafı var. Kırk yılı aşkın bir silahlı çatışmanın yalnızca güvenlik operasyonlarıyla sona erdirilemeyeceği düşünülüyorsa, silah bırakmayı teşvik edecek hukuki araçların kullanılması anlaşılabilir. Dünyanın farklı bölgelerinde benzer yöntemler uygulandı. Ancak burada çok kritik bir soru karşımıza çıkıyor: Devletin verdiği hukuki avantajların karşılığında gerçekten ne alınıyor?
Eğer karşılığında bütün silahlar teslim ediliyor, örgütsel hiyerarşi ve komuta yapısı ortadan kalkıyor,finans ve lojistik ağlar tasfiye ediliyor ve yeni terör eylemleri kesin biçimde sona eriyorsa, hukuki teşvikin bir güvenlik karşılığı olduğu söylenebilir. Fakat silahsızlanma eksik kalırsa veya doğrulanamazsa, o zaman devletin verdiği tavizin karşılığında yeterli kazanım elde edilip edilmediği sorusu kaçınılmaz biçimde gündeme gelir.
İşte bu nedenle kanunun en önemli konusu belki de cezaların nasıl erteleneceği değil, “örgüt gerçekten sona erdi mi?” sorusunun nasıl cevaplanacağıdır.
Bir silahın teslim edildiğini tutanak altına almak kolaydır. Fakat teslim edilmeyen silahların bulunmadığını kanıtlamak çok daha zordur. Silahlı unsurların dağıtılması da tek başına örgütsel kapasitenin ortadan kalktığı anlamına gelmez. Finansman, lojistik, istihbarat, iletişim ve komuta ağlarının gerçekten tasfiye edilip edilmediği de ortaya konulmalıdır. Bu nedenle sürecin güvenilirliği, yalnızca resmî açıklamalara değil, güçlü ve denetlenebilir bir doğrulama mekanizmasına bağlıdır.
Kanunun kapsamı da tartışmanın neden yalnızca “af” kavramı üzerinden yürütülemeyeceğini gösteriyor. Her suç bakımından aynı sonuç öngörülmüyor. Özellikle örgüt faaliyeti kapsamında işlenen kasten öldürme suçlarının kapsam dışında tutulması önemli bir sınır oluşturuyor. Buna karşılık bazı örgüt suçları bakımından soruşturma ve kovuşturmaların beş veya on yıl ertelenebilmesi, kesinleşmiş bazı mahkûmiyetlerin de belirli sürelerle infazının ertelenmesi öngörülüyor.
Daha da önemlisi, erteleme döneminde yeni bir terör suçu işlenmemesi hâlinde bazı cezaların infaz edilmiş sayılması. İşte “af” tartışmasının en güçlü dayanağı burada ortaya çıkıyor. Teknik olarak genel af değil; fakat kesinleşmiş bir cezanın belirli koşullarda fiilen çekilmesinden vazgeçilmesi, sonuçları bakımından af kurumuna yaklaşan bir etki yaratıyor. Bu nedenle ne “kesinlikle aftır” demek ne de “afla hiçbir ilgisi yoktur” demek gerçeği bütünüyle açıklıyor.
Fakat hukuk yalnızca sanık ve hükümlü açısından okunamaz. Bu ülkenin yıllarca süren terörün bedelini ödeyen insanları da var. Hayatını kaybedenlerin aileleri, yaralananlar, yerinden edilenler ve şiddetin ekonomik ve sosyal yükünü taşıyan toplum kesimleri de bu denklemin içindedir. Silahların susması elbette başlı başına büyük bir kazanımdır. Ancak kalıcı barışın toplum tarafından kabul edilebilmesi için adalet duygusunun da mümkün olduğunca korunması gerekir.
Tam burada geçmiş deneyimler önem kazanıyor. Türkiye daha önce 2003 tarihli Topluma Kazandırma Kanunu ile örgüt mensuplarının topluma yeniden kazandırılmasını hedefledi. 2014 tarihli 6551 sayılı Kanun ise çözüm sürecinin yürütülmesine yönelik daha geniş bir hukuki çerçeve oluşturdu. Bugünkü düzenleme ise ceza hukuku bakımından daha doğrudan sonuçlar ortaya koyuyor. Geçmişten çıkarılacak en önemli derslerden biri şu: Bir kişinin örgütten ayrılması ile örgütün bütünüyle sona ermesi aynı şey değildir.
Dolayısıyla başarı ölçütü, kaç kişinin cezaevinden çıktığı veya kaç kişinin düzenlemeden yararlandığı olmamalıdır. Asıl soru, silahlı yapının gerçekten ortadan kalkıp kalkmadığıdır.
Kuzey İrlanda, Güney Afrika ve Kolombiya gibi ülkelerin deneyimleri de benzer bir gerçeği gösteriyor. Silahsızlanma, hukuki kolaylıklar, siyasi süreç ve geçiş dönemi adaleti birbirinden bağımsız yürütülmedi. Bu örneklerin hiçbiri Türkiye’ye doğrudan uygulanabilecek hazır modeller değildir. Ancak ortak ders açıktır: Silah bırakma ile hukuki avantaj arasında ölçülebilir bir bağ kurulmalı, süreç denetlenebilir olmalı ve mağdurların hakları unutulmamalıdır.
Bu nedenle bugün yapılması gereken, kanunu bir siyasi slogan üzerinden mahkûm etmek veya koşulsuz biçimde yüceltmek değildir. “Teröriste sınırsız af” demek düzenlemenin kapsamını olduğundan geniş gösterir. “Afla hiçbir ilgisi yok” demek ise bazı kişiler bakımından doğuracağı ciddi hukuki sonuçları küçümsemek olur. Gerçek, bu iki uç yaklaşımın arasındadır.
Türkiye’nin önündeki mesele artık sadece “af verilsin mi, verilmesin mi?” sorusu değildir. Asıl mesele, geçmişin adaleti ile geleceğin güvenliği arasında hangi sınırın çizileceğidir.
Çünkü devletin görevi yalnızca çatışmayı bitirmek değildir. Çatışmayı bitirirken hukukun öngörülebilirliğini, mağdurların haklarını ve toplumun adalet duygusunu da mümkün olduğunca korumaktır. Eğer bu düzenleme gerçekten silahların tamamen bırakılmasını, örgütsel yapının sona ermesini ve yeni terör eylemlerinin önlenmesini sağlayabilirse, Türkiye’nin yakın tarihinde önemli bir dönüm noktası olarak değerlendirilebilir. Fakat hukuki avantajlar uygulanırken silahsızlanma eksik kalır veya toplumda “hukuk herkes için aynı işlemiyor” kanaati oluşursa, bunun bedeli yalnızca siyasi olmayacak; hukuk devletine duyulan güven de zarar görecektir.
Bu yüzden bugün için ne alkış ne de peşin hüküm doğru yaklaşım. Ölçü bellidir: Silahlar gerçekten sustu mu? Örgüt gerçekten sona erdi mi? Yeni terör eylemleri önlenebildi mi? Mağdurların adalet duygusu korunabildi mi? Ve bütün bunlar şeffaf, denetlenebilir ve hukuka uygun biçimde gerçekleştirilebildi mi?
Kanunun tarihsel değerini de, hukuki riskini de bu soruların cevapları belirleyecek.
Çünkü bazen bir ülkenin önündeki en zor denklem, savaşı bitirmek değildir. Asıl zor olan, silahlar susarken adaletin sesini de susturmamaktır.
HAZAL YAĞMUR KESKİN
Sivas'ta olan biteni ilk siz öğrenin
Son dakika haberleri, hava durumu, nöbetçi eczaneler ve vefat ilanları — tercih ettiğiniz kanaldan anında.
Yorumlar
İlk yorumu siz yapın.





