KANLI NOEL

KANLI NOEL'DEN ATİLLA ŞAFAĞINA Kıbrıs meselesi, Osmanlı İmparatorluğu’nun 1878 yılında Ada’daki idari ve mülki yetkilerini geçici bir tasarrufla Büyük Britanya’ya devretmesinden bu yana Türk dış politikasının en kritik, hassas ve stratejik eksenlerinden birini teşkil etmiştir. 20 Temmuz 1974 tarihinde Türk Silahlı Kuvvetleri’nin gerçekleştirdiği Kıbrıs Barış Harekâtı, dar bir coğrafi çatışma yahut anlık bir tepki olmanın ötesinde; 1959-1960 Londra ve Zürih Anlaşmaları’ndan doğan uluslararası hukukî garantörlük yetkilerinin somut bir tatbiki, Doğu Akdeniz’in jeopolitik ve jeostratejik dengelerini kökten dönüştüren ve Kıbrıs Türk halkının varoluş mücadelesini tescilleyen tarihî bir dönüm noktasıdır. 1950’li yılların ortalarından itibaren adadaki Rum milliyetçiliğinin merkezine oturan Enosis ideolojisi, yani Kıbrıs’ın Yunanistan’a ilhak edilmesi fikri, bölgede barış ve istikrarın önündeki en büyük yapısal engeli oluşturmuştur. Bu tehlikeli emeli gerçekleştirmek maksadıyla kurulan EOKA terör örgütü, Kıbrıslı Türkleri sistematik bir şekilde azınlık statüsüne indirgemeyi, sosyal ve iktisadî hayattan soyutlamayı ve nihayetinde adadan tamamen tasfiye etmeyi hedefleyen şiddet dalgaları başlatmıştır. 1963-1964 yıllarında "Kanlı Noel" trajedisiyle zirveye ulaşan bu saldırılar neticesinde Türk köyleri kuşatılmış, yüzlerce masum sivil göçe zorlanmış ve Türk varlığı adanın çeşitli enclave yani getto bölgelerine sıkıştırılarak adeta açık hava hapishanelerine mahkûm edilmiştir. Uluslararası hukuk zemininde 1959-1960 antlaşmalarıyla kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti, iki toplumlu ortaklık temelinde yükselmiş; Türkiye, Yunanistan ve İngiltere ise adanın garantör devletleri olarak konumlandırılmıştır. Ne var ki, adanın ilk cumhurbaşkanlığı makamına gelen Başpiskopos Makarios ve Rum liderliği, bu ortaklık cumhuriyetini bağımsız ve kalıcı bir statü olarak değil, Enosis’e giden yolda geçici bir sıçrama tahtası olarak görmüştür. Krizin uluslararası hukuku ve fiilî dengeleri altüst eden tepe noktası ise 15 Temmuz 1974 tarihinde yaşanmıştır. Yunanistan’daki cuntanın emir ve komuta zinciri altında, EOKA tetikçisi Nikos Sampson öncülüğünde adada faşist bir darbe gerçekleştirilmiş, Makarios devrilmiş ve adanın Yunanistan'a bağlandığı resmen ilan edilmiştir. Bu askerî darbe hamlesi, uluslararası antlaşmalarla tescil edilen Kıbrıs'ın bağımsızlığını, egemenliğini ve toprak bütünlüğünü tamamen ortadan kaldırmıştır. Daha da önemlisi, adadaki Türk toplumunun can, mal ve namus güvenliğini doğrudan, mutlak ve mukadder bir imha tehdidi altında bırakmıştır. Bu olağanüstü bunalım karşısında Türkiye Cumhuriyeti, uluslararası hukukun tanıdığı haklardan ve 1960 Garanti Anlaşması’nın 4. maddesinin verdiği tek başına müdahale hakkından hareketle diplomatik ve askerî hazırlıklara girişmiştir. Dönemin Türkiye hükümeti, Cumhuriyet Halk Partisi liderliğindeki Başbakan Bülent Ecevit ile Millî Selamet Partisi genel başkanı Başbakan Yardımcısı Necmettin Erbakan koalisyonundan oluşuyordu. Dönemin kırılgan siyasi dengelerine rağmen, Türk siyasi iradesi benzeri görülmemiş bir millî mutabakat ve kararlılık sergilemiştir. İngiltere ile Londra’da yürütülen diplomatik müzakerelerden herhangi bir netice alınamaması, İngiltere’nin ortak bir askerî müdahaleye yanaşmaması ve Cunta yönetiminin saldırgan tutumunu sürdürmesi üzerine, Türk dış politikası ve Türk Silahlı Kuvvetleri kararını kesinleştirmiştir. Başbakan Bülent Ecevit’in "Ayşe tatile çıksın" parolasıyla simgeleşen kararlı siyasi iradesi ve Genelkurmay Başkanlığı'nın sevk ve idaresindeki hazırlıklar neticesinde, 20 Temmuz 1974 sabahı "Atilla Planı" adı verilen askerî harekât fiilen başlatılmıştır. Kıbrıs Barış Harekâtı, uluslararası hukukun meşru müdafaa kuralları çerçevesinde, iki aşamalı stratejik bir planla icra edilmiştir. 20-22 Temmuz tarihlerini kapsayan Birinci Harekât evresinde, Türk Silahlı Kuvvetleri kara, deniz ve hava kuvvetlerinin kusursuz bir eşgüdümüyle Girne’deki Yavuz Çıkarma Plajı üzerinden adaya intikal etmiş; eş zamanlı olarak havadan indirme birlikleri Lefkoşa bölgesine indirilmiştir. Harekâtın temel askerî hedefi, Girne-Lefkoşa koridorunu açarak kıyı şeridi ile adadaki kuşatma altındaki Türk direniş odakları arasında güvenli bir bağlantı tesis etmekti. 22 Temmuz'da Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin ateşkes kararına uyulduğunda, Türk birlikleri stratejik bir hat elde etmiş, ancak Rum-Yunan tarafı bu süreci masada uzlaşmak yerine zaman kazanmak ve askeri yığınak yapmak için kullanmıştır. Bu durum karşısında, Cenevre Konferansı'ndan diplomatik bir çözüm çıkmaması üzerine Türk birlikleri 14 Ağustos 1974'te İkinci Harekâtı başlatmıştır. Bu ikinci ve kesin hamleyle Gazimağusa, Lefke ve Güzelyurt hatları kontrol altına alınarak, bugün adanın kuzey coğrafyasını şekillendiren ve Türk halkının güvenli coğrafyasını belirleyen sınır hatları (adanın yaklaşık yüzde otuz altılık dilimi) çizilmiştir. Bu çetin harekât ve çatışma süreçlerinde Türk Silahlı Kuvvetleri, kara, deniz, hava ve jandarma sınıfından kahramanca mücadele ederek toplam 498 şehit vermiştir. Bu kayıplar arasında, deniz yolu ikmali ve hava intikalleri esnasında yaşanan trajik dost ateşi olayları neticesinde batırılan Kocatepe muhribimizin denizcileri de yer almaktadır. Ayrıca adadaki Kıbrıslı Türk mücahitler ve sivil halk da yüzlerce şehit vererek bu onurlu mücadelenin ortak kahramanı olmuşlardır. Jeopolitik ve uluslararası hukuk penceresinden bakıldığında Kıbrıs Barış Harekâtı, Türkiye'nin Doğu Akdeniz'deki caydırıcılığını, stratejik derinliğini ve haklarını kalıcı olarak tescilleyen bir başarıdır. Harekât sayesinde Kıbrıs Türk halkının maruz kaldığı soykırım tehlikesi bertaraf edilmiş, adada can ve mal güvenliği tesis edilmiştir. Askerî sonuçların sahada tescillenmesinin ardından, Birleşmiş Milletler kontrolündeki "Yeşil Hat" ile ada fiilen iki bölgeli ve iki toplumlu bir yapıya bürünmüştür. Bu tarihî kırılma, 1975 yılında Kıbrıs Türk Federe Devleti'nin ve nihayet 15 Kasım 1983 tarihinde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin kurumsallaşmasının hukuki ve siyasi zeminini hazırlamıştır. Sonuç itibarıyla Kıbrıs Barış Harekâtı, Türkiye'nin uluslararası antlaşmalardan doğan meşru müdafaa haklarını, dönemin zorlu iç siyasi koalisyonuna ve uluslararası baskılarına rağmen ulusal irade, diplomatik dik duruş ve askerî liyakatle nasıl başarıyla uygulayabileceğinin en somut ve şanlı örneklerinden biri olarak tarihteki yerini almıştır.
Yorumlar
İlk yorumu siz yapın.





