Bir evlilik sona erebilir.
Bazen yıllarca emek verilen bir birliktelik, artık yürümeyen bir yolculuğa dönüşebilir. İki insanın aynı çatı altında yaşamaya devam etmesi, her zaman sağlıklı bir aile ortamı anlamına gelmez. Kimi zaman ayrılık, sürekli çatışmanın yaşandığı bir evde kalmaktan daha sağlıklı bir tercih olabilir.
Ancak boşanmanın bir gerçeği daha vardır.
Bir evlilik bittiğinde yalnızca iki yetişkin yollarını ayırmaz. Aynı zamanda alışkanlıklar değişir, evler değişir, rutinler değişir, bayramlar değişir, doğum günleri değişir, sofralar değişir ve en önemlisi, bir çocuğun dünyayı algılama biçimi değişebilir.
İşte tam da bu yüzden boşanma sürecinde sorulması gereken en önemli soru, "Kim haklı?" değildir.
Asıl soru şudur:
Boşanırken en çok neyi korumalıyız?
Bu soruya verilecek ilk cevap çoğu zaman "çocuğu" olur. Elbette bu cevap doğrudur. Ancak eksiktir.
Çünkü korunması gereken yalnızca çocuğun fiziksel varlığı değildir. Onun ruhsal güvenliği, anne ve babasına duyduğu sevgi, aidiyet duygusu, geleceğe ilişkin umutları ve çocukluğunu yaşayabilme hakkı da korunmalıdır.
Çocuklar boşanmayı yetişkinler gibi anlamlandırmaz.
Onlar hukuki süreçleri bilmezler, ekonomik hesapları değerlendirmezler, yetişkin çatışmalarını analiz edemezler. Bir çocuk için dünya, anne ve babasının gözlerinden ibarettir. Bu nedenle evde yaşanan her gerginlik, onun iç dünyasında farklı anlamlar oluşturabilir.
Çocukların en sık sorduğu soru çoğu zaman yüksek sesle dile getirilmez.
"Ben ne yaptım?"
Bu soru birçok zaman kelimelere dökülmese de davranışlarda kendini gösterir. Bazı çocuklar içine kapanır, bazıları öfkelenir, bazıları okul başarısında düşüş yaşar, bazıları ise her zamankinden daha uslu olmaya çalışır. Çünkü çocuk, kontrol edemediği bir dünyayı, kendi davranışlarını değiştirerek onarmaya çalışır.
Oysa yetişkinlerin ayrılığı, çocukların sorumluluğu değildir.
Bir başka önemli nokta ise şudur: Çocuklar anne ya da babalarından birini seçmek zorunda bırakıldıklarında yalnızca bir ebeveyni kaybetmezler. Kendi kimliklerinin bir parçasıyla da çatışmaya girebilirler.
Çünkü çocuk için anne ve baba yalnızca iki ayrı kişi değildir; kendi benliğinin iki temel kaynağıdır.
Bu nedenle boşanma sonrasında ebeveynlerden birinin sürekli kötülenmesi, küçümsenmesi ya da değersizleştirilmesi, çocuğun iç dünyasında da derin yaralar bırakabilir. Çocuk sevdiği iki insan arasında hakem olmak istemez. Taraf olmak istemez. Birini severken diğerini kaybetmek istemez.
En çok ihtiyaç duyduğu şey, güven duygusudur.
Aile ve evlilik danışmanlığı alanında çalışan uzmanlar uzun yıllardır ortak bir gerçeğe dikkat çekmektedir: Çocukları en çok yıpratan durum, her zaman boşanmanın kendisi değildir. Süregelen, çözülemeyen ve çocuğun içine çekildiği yoğun çatışma ortamıdır.
Yüksek sesle edilen tartışmalar, bitmeyen suçlamalar, çocuğun haber taşıyıcı hâline getirilmesi, yetişkin meselelerinin onun omuzlarına yüklenmesi… Bunların her biri, çocukluk yıllarının taşıyamayacağı kadar ağır yüklerdir.
Oysa çocukların ihtiyacı olan şey çok daha basittir.
Anne ve babalarının birbirlerini sevmeye devam etmeleri değil, ebeveynlik sorumluluklarını sürdürebilmeleridir.
Bir çocuk için "Artık eş değiliz ama hâlâ senin anne ve babanız." mesajı, ruhsal güvenliği destekleyen en önemli cümlelerden biridir.
Boşanma, eş olma hâlinin sona ermesidir.
Anne olmak ya da baba olmak ise ömür boyu devam eden bir sorumluluktur.
Ne yazık ki bazı ayrılıklarda yetişkinlerin yaşadığı öfke, kırgınlık ve hayal kırıklığı, ebeveynlik ilişkisinin de önüne geçebiliyor. Oysa çocuklar anne ve babalarının geçmişte birbirlerine yaşattıklarını değil, bugün kendilerine nasıl davrandıklarını hatırlarlar.
Bu noktada korunması gereken bir başka değer de insan onurudur.
Boşanma, taraflardan birinin kazandığı diğerinin kaybettiği bir yarış değildir. İlişkiler bazen sona erer; fakat insanların birbirine gösterdiği saygı sona ermek zorunda değildir. Kırıcı sözler, aşağılayıcı davranışlar ve bitmeyen hesaplaşmalar yalnızca iki yetişkini değil, onları izleyen çocukları da etkiler.
Çocuklar anne ve babalarının birbirleri hakkında söylediklerini unutabilir.
Ama birbirlerine nasıl davrandıklarını kolay kolay unutmazlar.
Belki de bu yüzden boşanma sürecinde korunması gereken ilk şey, iletişimin dili olmalıdır.
Çünkü kullanılan her kelime, yalnızca karşıdaki yetişkine değil, o evin duvarlarına da çarpar. Ve o duvarların arasında büyüyen çocuk, duyduğu her cümleden kendi geleceğine dair bir anlam çıkarır.
Boşanma sonrasında hayat yeniden kurulur.
Yeni evler, yeni düzenler, yeni alışkanlıklar oluşur. Fakat çocukların iç dünyasında güven duygusunun yeniden inşa edilmesi zaman ister. Bu süreçte en büyük destek; tutarlılık, öngörülebilirlik, sevgi ve sağlıklı iletişimdir.
Çocuk, hangi evde uyuduğundan çok; her iki ebeveyninin de yanında değerli olduğunu hissedebilmeye ihtiyaç duyar.
Belki de boşanırken en çok korunması gereken şey budur.
Bir çocuğun "Ben hâlâ seviliyorum." diyebilmesi…
Bir annenin ya da babanın, yaşadığı acıya rağmen ebeveynlik sorumluluğunu öfkesinin önüne koyabilmesi…
Ve iki yetişkinin, yolları ayrılmış olsa bile çocuklarının geleceğinde birlikte sorumluluk taşımaya devam edebilmesi…
Çünkü bazı evlilikler biter.
Ama çocukluk bitmemelidir.
Bir çocuğun güven duygusu, anne ve babasına duyduğu sevgi ve geleceğe bakarken taşıdığı umut; hiçbir ayrılığın gölgesinde kaybolmamalıdır.
Boşanma, bir ilişkinin sonu olabilir.
Fakat iyi ebeveynlik, o gün başlayan yeni ve ömür boyu sürecek bir yolculuktur.
İşte bu nedenle boşanırken en çok korunması gereken, yalnızca bir aile düzeni değil; o düzenin içinde büyüyen insanın ruhudur.