Duvarın Ardındaki Kadın

Bazı kadınların hikâyeleri vardır; tarih onları yazarken bile ne kadar büyük bir hikâyeyi eksik bıraktığının farkında değildir.
Çünkü bazen bir kadının adı değil, kimin karısı olduğu kaydedilir.
Bazen yaptığı şey değil, yaşadığı yer yazılır.
Bazen de bir milletin en zor günlerinde verdiği mücadele, birkaç satırın arasına sıkışıp kalır.
Merzuka Hanım'ın hikâyesi biraz böyle.
Maraş'ın işgal altında olduğu günler…
Sokaklarda silah sesleri.
Evlerde korku.
Ve Kayabaşı Mahallesi'nde, savaşın sesini artık kendi evinin duvarlarından duyan bir kadın…
Merzuka Hanım.
Dönemin kayıtlarında onun adı çoğu zaman kendi adıyla değil, “Bitlis Defterdarının hanımı” olarak geçiyor.
Ne tuhaf…
Bir kadının tarihe bırakacağı iz, kendi isminden önce kocasının unvanıyla anılıyor.
Oysa o günlerde Merzuka Hanım'ın yaptığı şey, herhangi bir unvanın gölgesinde kalmayacak kadar büyük.
Evinin duvarına bir mazgal açıyor.
Kendi evini bir savunma noktasına dönüştürüyor.
Ve oradan çatışmaya katılıyor.
Mustafa Kemal'in 3 Şubat 1920 tarihli telgrafında, o gün sekiz düşmanı etkisiz hâle getirdiği bildiriliyor.
Fakat ben o sekiz sayısında takılıp kalamıyorum.
Çünkü bir insanın kaç kişiyi vurduğundan daha fazla, neden evinin duvarına bir mazgal açtığını merak ediyorum.
O duvarın arkasında ne vardı?
Bir kadın vardı.
Belki korkuyordu.
Belki dışarıda savaşırken içeride sevdiklerini düşünüyordu.
Belki “Ya bugün eve dönemeden ölürsem?” diye geçirdi içinden.
Bilmiyoruz.
Tarih, kahramanların yüreğinden geçenleri çoğu zaman kaydetmez.
Sadece ne yaptıklarını yazar.
Ve belki de en büyük eksikliğimiz budur.
Çünkü kahramanları korkusuz sanırız.
Oysa gerçek kahramanlık, korkusuz olmak değil;
korkunun varlığını bilerek yine de bir şey yapabilmektir.
Merzuka Hanım'ın hikâyesinde beni asıl sarsan ise akşam saatleridir.
Gün bitiyor.
Evine dönmek için bütün sebepleri var.
Fakat o, kadın kıyafetlerini çıkarıp erkek kıyafetleri giyiyor.
Ve evinin duvarının arkasında kalmak yerine, mücahitlerin arasına katılıyor.
Sabah kendi evinden savaşıyordu.
Akşam kendi evini geride bırakıp savaşın içine giriyordu.
Bir kadının bir günde iki kez sınırını aşması gibi…
Önce evinin duvarını.
Sonra kendi korkusunu.
Ve insan düşünmeden edemiyor:
O gece o evin kapısı kapanırken, Merzuka Hanım evine mi veda etti; yoksa eski hayatına mı?
Bunu hiçbir belge bize söylemiyor.
Ama bazen bir hikâyenin en güçlü yeri, bilmediğimiz yerdir.
Çünkü orada insanın kendisi konuşmaya başlar.
Merzuka Hanım'ın hikâyesi Anadolu'ya ulaştığında, başka bir kadın onun adını duyuyor:
Asiye Remzi Hanım.
Amasya'da kadınları Millî Mücadele için örgütleyen Asiye Remzi, ona tebrik telgrafı gönderiyor.
Düşünün…
Maraş'ta bir kadın evinin duvarında açtığı mazgalın arkasından ateş ediyor.
Amasya'da başka bir kadın onun haberini alıyor.
Ve aralarında yüzlerce kilometre varken, bir telgraf ikisini birbirine bağlıyor.
İşte bazen bir milletin direnişi böyle görünür.
Bir cephede silah sesleri vardır.
Başka bir yerde bir telgrafın sesi.
Ve o telgrafın ucunda bir kadının başka bir kadına söylediği görünmez bir cümle:
“Seni duyduk.”
Belki de Anadolu kadınlarının birbirlerine verdiği en büyük güç buydu.
Birbirlerini tanımıyor olabilirlerdi.
Ama birbirlerinin cesaretinden haberdardılar.
Yıllar geçti.
Savaş bitti.
Cumhuriyet kuruldu.
Merzuka Hanım'a İstiklâl Madalyası verildi.
Ama zaman, bazı isimlerin üzerinden sessizce geçti.
Bugün onun adını bilenlerin sayısı, yaptığı şeyin büyüklüğünün yanında ne kadar küçük…
İşte insanı asıl yaralayan da bu.
Çünkü biz tarihi çoğu zaman kazananların isimleriyle hatırlıyoruz.
Oysa bir zaferin içinde adı hiç yazılmayan insanların da nefesi vardır.
Bir annenin…
Bir eşin…
Bir çocuğun…
Bir kadının…
Ve bazen bir evin duvarında açılmış küçücük bir mazgalın.
Ben Merzuka Hanım'ı düşündüğümde artık o duvarı görüyorum.
Bir tarafında savaş var.
Diğer tarafında bir kadın.
Ve o kadın, duvarın kendisine ne kadar güvenli olduğunu değil, vatanın ne kadar savunmasız olduğunu düşünüyor.
Belki de insanın memleketine bağlılığı tam burada başlıyor.
Kendini düşünmekten vazgeçtiği yerde.
Kendi korkusunu, kendi rahatını, kendi yarınını bir anlığına geriye bıraktığı yerde.
Merzuka Hanım bize bugün bir savaşın hikâyesini anlatmıyor yalnızca.
Bize şunu hatırlatıyor:
Bazı duvarlar insanı korumak için örülür.
Bazı duvarlar ise aşılmak için vardır.
O gün Maraş'ta bir kadın önce duvarına bir mazgal açtı.
Sonra o duvarın arkasında kalmadı.
Belki de onun gerçek hikâyesi tam burada başlıyor:
İnsan, bazen hayatının kendisine çizdiği sınırı aşabildiği kadar cesurdur.
Merzuka Hanım'ın elinde bugün yalnızca bir silahı değil, bir asrın sessizliği var.
Ve biz o sessizliğin içinden onun adını yeniden duyuyoruz.
Merzuka.
Bir kadın.
Bir ev.
Bir mazgal.
Ve dışarıda işgal edilmiş bir memleket.
Bunca yıl sonra geriye baktığımızda, onun evinin duvarını değil, o duvarın ardındaki yüreği görüyoruz.
Belki de bazı kahramanların yeniden anlatılmasının sebebi budur.
Onları geçmişten çıkarmak için değil…
Bugün kendi duvarlarımızın ardında ne kadar zamandır beklediğimizi fark etmek için.
Çünkü bazen insanın önündeki en büyük düşman dışarıdaki değildir.
İçeride büyüttüğü korkudur.
Ve bazı kadınlar, bir gün o korkunun duvarında küçücük bir mazgal açar.
Sonra ışık içeri girer.
Sonra cesaret.
Sonra hayat.
Ve insan anlar:
Bir duvarı yıkmak için her zaman büyük bir güç gerekmez.
Bazen bir kadının,
“Artık yeter.”
demesi yeter.
Merzuka Hanım'ın hikâyesi bana bunu söylüyor.
Ve ben onun adını bugün bir kahramanın adı olarak değil,
unutulmaması gereken bir kadının adı olarak yazıyorum.
Çünkü bazı isimler tarihe ait değildir.
Hafızamıza emanettir.
Sivas'ta olan biteni ilk siz öğrenin
Son dakika haberleri, hava durumu, nöbetçi eczaneler ve vefat ilanları — tercih ettiğiniz kanaldan anında.
Yorumlar
İlk yorumu siz yapın.





