Türkiye’de vergi sistemi uzun zamandır “adil paylaşım” ilkesinden kopmuş, güçlü olanı kollayan bir yapıya dönüşmüştür.
Anayasa’da herkesin gücüne göre vergi ödemesi gerektiği yazsa da, gerçek hayatta bu ilke neredeyse tamamen tersine işlemektedir. Bugün vergi, zenginle fakiri dengeleyen bir araç değil; orta ve dar gelirliyi baskı altında tutan bir mekanizma hâline gelmiştir.
Maaşlı çalışan için vergi, kaçınılmaz bir kaderdir. Devlet adına tahsilatı yapan Gelir İdaresi Başkanlığı, bordrolu vatandaşı milim şaşmadan denetler. Maaş daha hesaba yatmadan gelir vergisi, damga vergisi ve sigorta kesintileri alınır. Çalışanın itiraz etme şansı yoktur.
Geliri bellidir, saklayamaz, gizleyemez, erteleyemez.
Sistem, denetlenmesi en kolay kesimi adeta bir “otomatik vergi makinesi” gibi kullanır.
Ancak büyük şirketler ve sermaye grupları için aynı sertlik söz konusu değildir. Onlar için vergi, ödenmesi zorunlu bir yükten çok, yönetilmesi gereken bir maliyet kalemidir. Muhasebe oyunları, iştirakler, vergi cennetleri, transfer fiyatlandırmaları, teşvikler ve istisnalar sayesinde gerçek kazançlarının büyük bir kısmı sistemin dışına çıkarılır.
Yetmediğinde borçlar yapılandırılır, faizler silinir, cezalar kaldırılır. Bu düzenlemeler çoğu zaman Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından yasalaştırılır ve “yatırımı teşvik”, “istihdamı koruma” gibi gerekçelerle meşrulaştırılır. Oysa gerçekte yapılan, güçlü olanı korumaktır.
Vergi afları bu çarpık düzenin en somut göstergesidir.
Türkiye’de neredeyse her birkaç yılda bir af çıkar. Bu aflar, devlete kısa vadede para kazandırsa da uzun vadede sistemi çökertir. Çünkü vatandaş şunu öğrenir:
“Zamanında ödeme, nasılsa silinir.”
Böylece vergi kaçırmak risk olmaktan çıkar, bir yatırım stratejisine dönüşür. Dürüstlük ise cezalandırılan bir davranış hâline gelir.
Bu sistem aynı zamanda küçük esnafı ve serbest çalışanları da arada bırakır. Bir yanda maaşlı çalışan gibi tam denetlenirler, diğer yanda büyük şirketler gibi korunmazlar. Denetim baskısı altındadırlar ama teşviklerden yeterince yararlanamazlar. Sonuçta ne güçlüler kadar rahatlar ne de çalışanlar kadar güvendedirler. Vergi düzeni, orta sınıfı adım adım eritmektedir.
Daha da vahimi, bu adaletsizlik artık normalleşmiştir. Medyada, siyasette ve bürokraside büyük şirketlere tanınan ayrıcalıklar sorgulanmaz. Vergi borcu silinen holdingler “ülkeye katkı sağlıyor” diye övülür. Aynı dönemde birkaç yüz lira borcu olan vatandaşın maaşına haciz gelir. Devlet, güçlüye karşı yumuşak, güçsüze karşı serttir.
Oysa gelişmiş ülkelerde, özellikle OECD standartlarında, vergi kaçırmak ağır bir suçtur. Büyük şirketler de sıradan vatandaşlar gibi hesap verir. Af kültürü yok denecek kadar azdır. Çünkü bu ülkeler bilir ki adaletsiz vergi sistemi, sadece bütçeyi değil, demokrasiyi de çökertir.
Türkiye’de ise vergi düzeni, sınıfsal bir yapıya bürünmüştür. Alt ve orta gelir grubu devletin ana finans kaynağıdır. Kamu harcamaları onların sırtından karşılanır. Büyük sermaye ise bu sistemden ya minimum bedelle çıkar ya da hiç bedel ödemez. Böylece gelir dağılımı daha da bozulur, yoksulluk kalıcı hâle gelir.
Bu adaletsizlik sadece ekonomik değil, aynı zamanda ahlaki bir çöküştür. Devlet, vatandaşına “Dürüst ol, kurala uy” derken, aynı anda güçlü olanlara ayrıcalık tanımaktadır. Bu ikiyüzlülük, toplumsal güveni yok eder. İnsanlar devleti ortak bir yapı olarak değil, belli bir kesimin çıkarını koruyan bir araç olarak görmeye başlar.
Gerçek sorun vergi oranlarının yüksekliği değildir. Sorun, yükün adil dağılmamasıdır. Türkiye’de vergi sistemi, üretenden değil, itiraz edemeyenden toplar. Kolayı seçer, zora dokunmaz. Bu anlayış değişmedikçe ne ekonomik kalkınma sağlanabilir ne de toplumsal huzur kurulabilir.
Bugün gelinen noktada açıkça söylenmesi gereken şudur: Türkiye’de vergi sistemi adaleti değil, ayrıcalığı beslemektedir. Maaşlı çalışan ve orta sınıf, bu düzenin finansörü hâline getirilmiştir. Büyük sermaye ise sistemin koruması altındadır. Bu tablo değişmeden “kazanca göre vergi” söylemi sadece bir propaganda cümlesi olarak kalmaya mahkûmdur.