KÖTÜLÜĞE NE ZAMAN ALIŞTIK?

Sabah gözümüzü açıyoruz.
Telefonu elimize alıyoruz.
Daha yataktan kalkmadan bir kavganın, bir cinayetin, bir şiddetin, bir istismarın ortasına düşüyoruz.
Birileri küfrediyor.
Birileri linç ediyor.
Birileri başkasının acısından eğlence çıkarıyor.
Birileri birkaç saniyelik görüntü uğruna kendi onurunu da başkasının mahremiyetini de ortaya saçıyor.
Haberleri açıyoruz…
Cinayetler, savaşlar, adaletsizlikler, dolandırıcılıklar, kaybolan çocuklar, yıkılan hayatlar…
Sonra telefonu ters çevirip,
“Yeter artık.” diyoruz.
Ama yetmiyor.
Çünkü gördüklerimiz ekranda kalmıyor.
İnsan onları evine taşıyor.
Yemeğine, uykusuna, sohbetine…
Bazen de kalbine.
Bir süre sonra dünyanın bütün kötülükleri kapımızın önünde birikmiş de biz her sabah kapıyı açıp biraz daha içeri alıyormuşuz gibi bir yorgunluk çöküyor üzerimize.
Ve insan soruyor:
Biz ne zaman bu kadar kötü olduk?
Belki de yanlış soru bu.
Çünkü mesele bir gecede kötüleşmemiz değil.
Belki asıl mesele, kötülüğe yavaş yavaş alışmamız.
Eskiden bir insanın acısı, başkasının acısıydı.
Şimdi bazen bir içerik.
Bir görüntü.
Bir tıklama.
Bir paylaşım.
Bir “beğeni”…
Bir anne feryat ediyor, biz yorum yazıyoruz.
Bir çocuk korkuyor, biz telefonumuzu çıkarıyoruz.
Bir insanın hayatı parçalanıyor, biz birkaç saniye sonra başka bir videoya geçiyoruz.
Çünkü ekran bize acının da bir “sonraki içerik” olduğunu öğretti.
Belki de çağımızın en büyük felaketlerinden biri bu:
Acı görüyoruz ama acımıyoruz.
Çok fazla görüyoruz.
Çok fazla duyuyoruz.
Çok fazla tüketiyoruz.
Ve insan, sürekli maruz kaldığı şeye bir süre sonra alışıyor.
İşte toplumsal çürüme belki de tam burada başlıyor.
Kötülük çoğaldığında değil yalnızca…
Kötülük bizi artık şaşırtmadığında.
Çürüme sessizdir.
Önce küçük bir tavizdir.
Sonra küçük bir yalan.
Bir haksızlık.
Bir suskunluk.
Sonra alışkanlık…
Ve bir gün, dün utanacağımız bir şeyi bugün savunurken buluruz kendimizi.
İşte o gün yalnızca davranışlarımız değil, ölçülerimiz de bozulmuştur.
İyi ile kötünün,
doğru ile yanlışın,
vicdan ile çıkarın arasındaki çizgi silinmeye başlamıştır.
Beni en çok korkutan kötülüğün varlığı değil.
Kötülük insanlık tarihi kadar eski.
Beni korkutan, kötülüğün sıradanlaşması.
Bir cinayeti okuyup kahvemizi içmeye devam edebilmek…
Bir çocuğun korkusunu birkaç saniye sonra unutabilmek…
Bir insanın yıkılışını “gündem” diye tüketip sonra eğlence videosuna geçebilmek…
İşte asıl tehlike burada.
Çünkü vicdan da bir kas gibidir.
Kullanmazsanız zayıflar.
Bir gün gelir, artık içimiz sızlamaz.
Belki de bu yüzden bugün yeniden hatırlamamız gereken bir kelime var:
Vicdan.
Kanun her zaman başımızda durmaz.
Kamera her zaman bizi izlemez.
Kimse ne yaptığımızı her zaman görmez.
Ama insanın içinde, kimsenin görmediği yerde bile
“Bu doğru değil.”
diyen bir yer vardır.
İşte orası kaybolursa, geriye yalnızca kurallar kalır.
Vicdanını kaybeden insan özgürleşmez.
İçindeki pusulayı kaybeder.
Bugün ekranlarımızda gördüğümüz bütün o kötülükler belki yalnızca dünyanın ne hâle geldiğini göstermiyor.
Bize bir şey daha gösteriyor:
Neye dönüştüğümüzü.
Çünkü ekranlar yalnızca dünyayı göstermiyor.
Bizi de yansıtıyor.
Ve aynada hoşumuza gitmeyen bir yüz görüyorsak, aynayı suçlamanın artık bir anlamı yok.
Belki biraz telefonu bırakıp kendimize bakmamız gerekiyor.
Birbirimize nasıl konuştuğumuza…
Güçsüz olana nasıl baktığımıza…
Bize faydası olmayan insana nasıl davrandığımıza…
Kimse görmezken ne yaptığımıza…
Çünkü toplum dediğimiz şey uzakta bir yerlerde yaşayan soyut bir kalabalık değil.
Biziz.
Ben.
Sen.
O.
Hepimiz.
Bu yüzden artık yalnızca
“Toplum neden böyle oldu?”
diye sormak yetmiyor.
Daha zor bir soru var:
“Ben, toplumun böyle olmasına ne kadar izin verdim?”
Çünkü bir toplum bir günde çökmez.
Önce utanmayı bırakır.
Sonra şaşırmayı.
Sonra itiraz etmeyi.
Sonra üzülmeyi…
En sonunda da çürümeyi normal sanmaya başlar.
Ama belki hâlâ geç değildir.
Belki hâlâ içimizde, bütün gürültünün arasından duyulmayı bekleyen küçük bir ses vardır:
“Bu, böyle olmak zorunda değil.”
O sesi susturmayalım.
Çünkü bir toplumun yeniden ayağa kalkması her zaman büyük sözlerle başlamaz.
Bazen kimse görmüyorken yapılan küçük bir iyilikle,
bir haksızlığa karşı çıkmakla,
bir insanın acısını görüp geçmemekle başlar.
Belki dünyayı kurtaracak şey düşündüğümüz kadar büyük değildir.
Biraz vicdan.
Biraz merhamet.
Biraz cesaret.
Ve yeniden birbirimizin yüzüne utanmadan bakabilmek…
Belki de yeniden insan olmaya
tam oradan başlarız.
Zehra Nihal Hangişi
Yorumlar
İlk yorumu siz yapın.
Sivas'ta olan biteni ilk siz öğrenin
Son dakika haberleri, hava durumu, nöbetçi eczaneler ve vefat ilanları — tercih ettiğiniz kanaldan anında.





