Köşe Yazıları

Beytullah, Beyt-ül Makdis ve Mescid-i Nebi’ye Komşu Evlerimiz Vardır Bizim

Dünya’da daha beşerin adının, sanının anılmadığı demlerde, arzın kalbine bir “beyt” inşa edildi.

Gündem Sivas Muhabir
Gündem Sivas Muhabir
Editör
26 Mayıs 2026 22:00

Dünya’da daha beşerin adının, sanının anılmadığı demlerde, arzın kalbine bir “beyt” inşa edildi. Bu ev mekandan münezzeh, ihtiyacatın cümlesinden mutlak olarak müberra Zat-ı Akdes’in emri ile, bizzat Cebrail aleyhisselam’ın riyasetinde, kutsi himmetlerle meleklerce inşa edildi. İsmi ise her gönül ehlinin bamteline dokunacak kadar muhteşemdi: Beytullah.

Allah Teâlâ’nın yeryüzünde insanlar ibâdet ederken kıble olarak kendisine yönelmeleri için bina ettirdiği bu mukaddes mâbedin diğer bir ismi ise Kâbe’dir.

Dünya’nın kalbinin ta derinliklerine dek nüfuz eden bu mukaddes ev, başka hiçbir mabede nasib olmayan “Allah’ın Evi” ünvanına sahib olmakla bihemtadır.

Bir başka rivayete göre ilk Hz. Âdem tarafından temeli atılan din-i hakkın azim alametleriyle dolu olan Beytullah, gün geldi Hz İbrahim a.s. ve oğlu Hz İsmail a.s. tarafından bugünkü bildiğimiz şekliyle tecdid ve ihya edildi.

Ve böylece Mekke-i Mükerreme ve Beytullah yeniden iman, islam ve ibadetin menbaı oldu, yeryüzündeki tüm hayrın mahzeni kılındı.

Bütün ashab-ı safa ve aşık-ı didar-ı Hak olanlar o günden beri, aktarı alemden nurdan coşkun bir sel gibi Kabe’nin harim-i pakine bila fasıla akmaktadır elan.

Dünyada nerede olursa olsun hacca, umreye gidemesede, günde laakal kırk kere bu mübarek kabe’ye kalb ve kalıplarıyla teveccüh etmekte, hasretle bağırlarını yakmatadır müminler.

Yeryüzünde Mescid-i Haram’dan sonra yapılan en eski mescit Mescid-i Aksa’dır. Yapımına Hz. Dâvud (a.s) başlamış ve oğlu Süleyman (a.s) tarafından tamamlanmıştır.

Beyt-i Makdis, hicretin 16. ayına kadar Müslümanların kıblesi idi. Hz. Peygamber’in (s.a.s.) yolculuk yaparak ziyaretine izin verdiği üç mescitten birisidir.

Hane-i saadet-i Nebi   ve Mescid-i Nebeviyye-i şerife ise son dine ve ahir ümmete ait medeniyetin, bereketin ve nurun meşheri, madeni, mektebi ve talimgahı olmuştur.

Ve Nebiyy-i Muhterem’in Medine’deki riyazul cennet olan Mescid-i Nebi ve hane-i saadetleri de bize bir hanenin ihya ve inşasının madden-manen nasıl olacağına dair en güzel misallerle doludur.

Arş-ı Rahman'in rahmet hazinelerinin dünyaya indirildiği Beytullah’a rabıta tam olunduğu  müddetçe, vahyin bereketine, imanın tahkikine nail oldu-olacak bütün bir beşeriyyet. Ve İbrahim-vari kalpteki putlar kırılır, gönüllerdeki kirlerden arınarak ancak, kalb-i selim ehli olma idrak edilir.

Kabetullah nasıl Ebrehe’nin fil ordularıyla yıkılmaktan korundu ise, aynı şekilde imanın otağı olan kalpler yekpare iman kılınırsa; inkar, küfür ve günah çerilerinin taarruzundan emin hale gelir ruh dünyamız.

Evet evlerimizi Beytullah’a nazır bir cüz eylersek, vahiy ve maneviyat esintileri, bizle beraber tüm ehl-i beytimizi sarıp sarmalar.

Beyt-i Makdis’in üstünde bulunan semavat kapılarının bir misalini, bizim lanemizin tavanında meftuh kılarsak, arşa çıkmak üzere dualarımızla ve ibadetlerimizle birlikte ruhumuz kanatlanır.

Ve kutsi bir miraçta, alayı illiyyine vasıl olmak üzere seyr-ü seferler tertipler, gözyaşlarımız ise bize burak olur.

Din-i islam’ın neşet ettiği, gönül dünyamızın inşa edildiği bu üç mukaddes beldenin ve orada bulunan lahuti “beyt”lerin bizim evlerimizle çok ciddi alakası ve karabet-i maneviyesi olduğunu hatırdan dur etmemeliyiz.

Zaten her birimiz nefsimizi, ehl-i beytimizi ve evlerimizi pir u pak kılmakla vazife-yi kutsiyesiyle mükellefiz bila şüphe.

İmanın mahalli olan gönül dünyamızın ihyası için, kalbimizin şirkten arı duru hale getirmek için bilinen bilinmeyen manevi putlardan arındırmaya vesile-i uzmamız ancak ve ancak bu bu kutsi yapılardan istimdadla ve ciddi irtibatla tahakkuk edebiliriz.

Bu mukaddes beldelerle fikren, ruhen, aklen bağımız kuvvetlenirse iç dünyamıza nur yağar, nefislerimizin tezkiyesine muktedir olup, kalplerimiz ise tasfiye olmakla şifa bulur.

Bahse konu manevi tezkiye ve tasfiyeyi Sivas’ımızın gönül sultanlarından Şemseddîn-i Sivâsî K.s. (ö. 1597) şu beytinde ne güzel beyan etmiştir;
Sür çıkar ağyârı dilden tâ tecellî ide Hakk
Pâdişâh konmaz sarâya hâne ma'mûr olmadan

Yine Erzurum’umuzun manevi güneşi olan Erzurumlu İbrahim Hakkı K.s. de şöyle ifade buyurmuştur;
Dil beyt-i Hudâ’dır anı pâk eyle sivâdan
Kasrına nüzûl eyler o sultân gecelerde

Kabetullah’tan, Beyt-i Makdis ve Ravza-i Tahireden alınan hakikat nurlarıyla hanelerimizi aydınlattık mı?
Aşkullah ve muhabbet-i Resulullah sıcaklığı ile evimizi ısındırdık mı?
Gül-i Muhammedi ıtrıyla, misk ü amberle tanış biliş olan evimizin her zerresinden ruhlarımıza cennet-asa bahar kokuları estirebildik mi?

Yumuşak döşekleri terkederek, yemek masalarında zaman kaybını azaltarak, çarşı pazarın günü heba etmesine fırsat vermeyerek, tefekür, tedebbür ve tenevvür mahzenimiz olan  kitaplığımızda taallümle tekemmül ediyor muyuz?

Telefonlarımız büyük ulemaya birer minber, dahi mütefekkir ve münevverlere kürsü eyledik mi?
Bilgisayarımız ulum-u islamiyeye ve fenni tedkik ve araştırmalara vasıta oluyor mu?

Hanemizde enbiya-i izamın yad-ı cemilleri, evliya-i kiramın sözleriyle, kıssaları ve hatıratıyla sürekli hayatımızın orta yerinde oluyor mu?

Cevabımız müsbetse o vakit şu ayeti kerimeye biz ve hanemiz masadak olduk demektir;  

ف۪ي بُيُوتٍ اَذِنَ اللّٰه اَنْ تُرْفَعَ وَيُذْكَرَ ف۪يهَا اسْمُهُۙ ُ  Allah'ın yüksek tutulmasına ve içlerinde adının anılmasına izin verdiği evlerde… Nûr Suresi-36

Kur’ani, nebevi, irfani ve edebi nurları, hakikatleri gül kokusundan bin kat güzel kokan kitapların sayfaları arasında rahatlıkla meşkedebiliriz. Zaman kaydından kurtulup, cümle ulema, evliya, asfiya ve enbiya ile konuşmak, dertleşmek, halleşmek, ancak “ikra” emri gereğince okumakla vaki olabilir.

Evimizde 124 bin peygamberin hayat-ı mübarekeleri capcanlı ise , 124 milyon evliyanın ulularının lal ü güher sözlerinin nağamatı ile  bihuş isek, bizde ne dert ne gam ne de kasavet bulunmaz ki.

Ve böylece menzil-i saadetgahımızı, yeryüzünün en sevgili ve en asude limanı olarak buluruz bi iznillah.

Odalarımızda leyl ü nehar Kur’an sadası yankılandığı için, semadaki ruhani ve melaikeler dahi bizleri dinlemeye geldiği için fakirhanemiz metaf-ı kutsiyan olur.

Cümle ehl-i dilin gönlünü cezbedecek bir halet-i ruhiye ile letafet kazanır,  muharrematı külliyyen çıkarmanın müyesser olduğunu görürüz saadetgahımızdan, telefonumuzdan, hayatımızdan, semtimizden.

Ömrümüzün laakal 5 te 2’sini hatta hanımlar için 24 saatin nerdeyse tamamını geçirdiği saadet-sarayımızda televizyon karşısı bizim için bir vazgeçilmezse yazık ediyoruz demektir kendimize, evladımıza, ahfadımıza…

Yemekler o vakit tatsız tuzzsuz olur da hep hazır siparişlere bend oluruz. Çarşıya kaçmak düşüncesi, daha eve girmeden beynimizi işgal eder.

Hanımla çocuklarla baba ve anneyle ihtilatın keyfi kaçar, namahreme ve ağyara iltifat ve serfüru bizim mutad karakterimiz olur Allah korusun.

İpi kopan tesbih taneleri gibi vahdet-i ruhiyemiz dağılır, en başta çocuklarda görülen bir herc ü merce maruz kalırız.

Yalnız bu ahir zamanda kaybettiğimiz bir Yusuf varsa oda aile saadetimiz oldu diyebiliriz.

Ve evlerimiz Hz. Yakup Peygamberin Yusuf’undan koparılınca çile ve hüzün zehrini yudumladığı o sabır ve tevekkülle Allah’a sığındığı “külbe-i ahzân”a benzer hafezanallah.

Evde oturmayı mezara canlı canlı girmek gibi görür,

Çocukla ilgilenmeyi miskin miskin pineklemek,

Evden canının istediği zaman  çıkamamak, müebbet hücre hapsi zannedilir,

Aile efradına, eşe, anne-babaya hizmet derhal kurtulunması gereken bir angarya olarak bellenir o vakit.

Aslında ferdiyetin değil cemiyetin esas alındığı din-i hak bizden gönül zenginliğinin yanında, evvel refik sonra tarik prensibini üssül esas olarak tavsiye buyurur.

Evli olmakla aslında karı koca olarak iki olmaktan ziyade  11 (onbir) olmabilmenin sırlarını tekrar keşetmemiz lazım evvelen. Günü gelip evlat meyvesi ile ailemiz 111 ve 1111… kemmiyet ve keyfiyete ulaşınca dünyaya meydan okuyacak bir izzete ve şerefe erişiriz.

Şanlı ecdadimiz Osman Bey düşte, ülküsünü çınar ağacı ile temsiliyetini müşahade etmesi bize ne çok şey anlatır.

Müebbet bir secere-i tubanin kökü hanemizden filizlenmesi hülyasıyla yola çıkılması ne kadar ulvidir, muazzezdir.

Bizler şu dar-i fanideki evlerimizi ahiretteki baki cennet köşklerinden daha sevgili ve sevimli olduğunu anlamadan iflah olamayız...

Zira cennetin serapa saadet saraylarımızı, bağ u bostanını ve dahi bünyadını, dünyadaki kendi fakirhanelerimizde kurulabilir, ahiret mevamızı burda inşa ihya ve idame ettirilebilir oduğumuzu tekrar hatırlamaktan başka çare yoktur.

Bizlerin hanesinde  zevc ve zevce tahir ve tahire.

Evlatlar “vidanun muhalledun”. Büyükler edebin, irfanın, rahmetin ete kemiğe bürünüp valideyn, dede ve nine olarak görünen cennete çağrılmayı bekliyen misafirlerdir.

Baba Şems-i taban, anne mah-ı müvever, evlatlar nücûm misal gönül çelendir.

Evlerimizde sevgi ve saygı gün gibi aşikar, her gece mahremiyetle nurlu, şeb-i arus gibi şirin ve şiirsel…

Babalar harici işlerin mümessili bir vefakar sebatkar dağ, annelerimiz gecelerin berrak mehtabı misali gizemli, şefkatli ve esrarlı.

Biz mütevazi hanelerimizde böylesi saadetle nefeslenirken, varsın ehl-i dünya boğaz manzaralı yalı hülyaları ile avunsun....

Yüksek tavanlı dublex, triblex malikaneleri düşlesin kimileri...

Tatil beldelerine içleri geçsin çoklarının, çeşit çeşit lezet duraklarında gürmelik yaparak avunsun etranındakiler…

Senin evinin kıblegahının Kabetullah'ın harimine açıldığını bilselerdi, evlerini terkedip daimi misafirin olurlardı mutlak,

Hanümanının sakfının ta arş-ı azime ulaştığını keşfetseydiler, dünya sultanlığına bedel çamurdan mamul bir  aşiyanda güvercin kalbi gibi yumuşak bir aile ferdi olmanın derdiyle tac u tahtı terkeden İbrahim Edhem’i olurlardı.

Ve şunu unutma, esrar-ı derununa vakıf olmayanların hepsi seni bedbaht bilsede, dünyanın dağdağasına çağırsa da, yolunun önüne taş koysalarda, bu seni yanıltmasın, gevşekliğe düşürmesin.

Gözünde ne cennet azusu, ne de cehennem korkusunun barınmadığını, ve her daim Didar-ı Hakk’a nazar kılma devletini intizarla çeşminin ıslak olduğunu anlamayanlar, yanında film, dizi vs gibi  asr-ı hazırın lezzatından bahsetmekte mazur sayılırlar.

Ziraمن لم يذق لم يعرف "Tatmayan bilmez" veya "Tadan bilir, tatmayan bilmez" sözü gereğince pinhan ol dünyada,

Bir yolcu bil kendini ve seferden cüda düşme, yürü ve büyüklerin karban-ı ışkından bir lahza geri kalma…

Yorum Yap

Düşüncelerinizi bizimle paylaşın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yorumlar

0 yorum

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!