ÇOCUKLARIMIZ OKULA GİDİYOR, BAZILARI EVE DÖNEMİYOR

Bir anne sabah çocuğunun saçını düzeltiyor.
“Üşüme.” “Dikkatli ol.” “Akşam görüşürüz.”
Bilmiyor ki birkaç saat sonra aynı cümlelerin yerini bir telefon sesi alabilir.
“Başınız sağ olsun…”
İşte insanın yıkıldığı yer tam da burasıdır.
Çünkü bir anne çocuğunu okula gönderirken ölüm ihtimalini düşünmez. Çantasına kitabını, beslenmesini, belki cebine biraz harçlık koyar. Çocuğu kapıdan çıkarken arkasından bakar ve akşam onu yine o kapıdan içeri girecek sanır.
Sonra bir gün o kapı açılmaz.
Bir okul sırasının üzerinde yarım kalmış bir defter kalır. Bir mont askıda asılı kalır. Bir annenin telefonunda çocuğundan gelen son mesaj…
Ve bir evde, artık hiçbir şey eskisi gibi olmaz.
Biz son zamanlarda yalnızca çocuklarımızı kaybetmiyoruz.
Çocuklarımızın birbirini öldürebildiği bir dünyaya uyanıyoruz.
Asıl korkunç olan da bu.
Bir zamanlar çocuk dediğimiz varlık; düştüğünde kaldırdığımız, ağladığında susturduğumuz, korktuğunda sarıldığımız biriydi.
Şimdi bazı çocukların içinde öyle büyük bir öfke büyüyor ki, karşısındaki çocuğun da bir anne tarafından sevildiğini unutabiliyor.
Bir insanı öldürmek için önce onun insanlığını görmemek gerekir.
Peki çocuklarımız birbirlerinin insanlığını ne zaman görmemeye başladı?
Şiddeti yalnızca sokakta aramayalım.
Çocukların yanında kurduğumuz cümlelere bakalım. Ekranlarda izlettiklerimize bakalım.
“Erkek adam korkmaz” diye bastırdığımız gözyaşlarına bakalım. Öfkelendiğinde konuşmak yerine susturduğumuz çocuklara bakalım.
Başarısını sevip başarısızlığında yüz çevirdiğimiz çocuklara bakalım. Yalnız bıraktığımız, dinlemediğimiz, “ergen işte” deyip geçiştirdiğimiz ruhlara bakalım.
Çünkü bazı felaketler bir anda gerçekleşmez.
Önce bir çocuğun içinde sessizce bir şeyler ölür. Sonra merhamet azalır. Vicdan susar. Öfke büyür.
Ve bir gün toplum olarak hepimiz, “Bu çocuk nasıl bu hale geldi?” diye birbirimize bakarız.
Oysa o çocuk bir gecede canavar olmadı.
Belki yıllarca kimse onun içindeki karanlığı fark etmedi. Belki yardım istedi, duyulmadı. Belki öfkesini anlatamadı. Belki sevgiye ulaşamadı.
Belki de hiçbir açıklaması olmayan, hiçbir mazeretin örtemeyeceği bir kötülük seçti.
Ama hangi ihtimal doğru olursa olsun, sonuç değişmiyor:
Bir çocuk öldü. Bir başka çocuğun hayatı da geri dönülmez biçimde değişti.
Ve iki ailenin de hayatı artık eskisi gibi olmayacak.
Biz ise haber sitelerinde birkaç dakika okuyup, sosyal medyada birkaç cümle yazıp hayatımıza devam edeceğiz.
Ama o anne?
O anne, çocuğunun öldüğü saatte takılı kalacak.
Takvim ilerleyecek. Mevsimler değişecek. İnsanlar unutacak.
Ama o anne, çocuğunun doğduğu günle öldüğü gün arasında sıkışıp kalacak.
İşte bu yüzden mesele yalnızca okul güvenliği değil.
Mesele yalnızca silah, bıçak, kamera, güvenlik görevlisi değil.
Mesele, bir toplumun çocuk yetiştirme biçimidir.
Çocuklarımızın eline dünyayı değiştirecek kadar bilgi verdik. Ama birbirlerinin kalbini taşıyacak kadar merhamet verebildik mi?
Onlara kazanmayı öğrettik. Kaybetmeyi öğrettik mi?
Kendini savunmayı öğrettik. Öfkesini yönetmeyi öğrettik mi?
Haklı olmayı öğrettik. Haklıyken bile incitmemeyi öğrettik mi?
Belki de artık çocuklara yalnızca matematik, fen, tarih, yabancı dil öğretmenin yetmediğini kabul etmeliyiz.
Vicdan da öğretilmeli.
Çünkü vicdansız bir zekâ, tehlikelidir. Merhametsiz bir güç, yıkıcıdır.
Ve insanlığını kaybetmiş bir çocuk, yalnızca kendisinin değil, hepimizin geleceğini tehdit eder.
Çocuklarımızı okula gönderiyoruz.
Onları başarıyla, diplomayla, iyi bir meslekle geri almak istiyoruz.
Ama bugün daha temel bir dileğimiz var:
Onları insan olarak geri istiyoruz.
Ve her anne babanın sabah çocuğunun ardından söylediği o sıradan cümlenin yeniden sıradan kalmasını istiyoruz:
“Akşam görüşürüz.”
Çünkü bir çocuğun ölüm haberini almak, yalnızca bir annenin evladını kaybetmesi değildir.
Bir toplumun, kendi geleceğinin yüzüne bakıp utanmasıdır.
Ve artık gerçekten utanmamız gerekiyor.
Çünkü çocuklarımızın ölümünü kader diye anlatamayız. Şiddeti alışkanlık haline getiremeyiz. Caniliği “gençlik” diye geçiştiremeyiz.
Ve hiçbir annenin çocuğunu okula gönderirken içinden şu soruyu geçirmek zorunda kaldığı bir ülkeye alışamayız:
“Acaba bugün çocuğumu son kez mi öpüyorum?”
Bu sorunun cevabı, hepimizin vicdanında saklı.
Ve o vicdan susarsa…
yarın sıra kimin çocuğuna gelecek, bilmiyoruz.
Zehra Nihal Hangişi
Yorumlar
İlk yorumu siz yapın.
Sivas'ta olan biteni ilk siz öğrenin
Son dakika haberleri, hava durumu, nöbetçi eczaneler ve vefat ilanları — tercih ettiğiniz kanaldan anında.





