Suretperestlik nefsani bir bataktır. Kendi ihtiyarı ve şahsi sa’yi ile kesbedilmeyen, ele geçmeyen bir nesne ile fahirlenmek, kibre düşmek cehalettir, hatta körlüktür. Kaldı ki kişisel gayretle kazanılan bir başarıda dahi eser-i kibir izharı, ne kadar kerihtir.
Cemal gurura değil, şükre çağırmalı ki, kişide bir kemalata medar olsun.
Hele insanların zahiri görüntüsünde kusur aramak, yargıda bulunmak, boyunu, sesini, rengini dile dolamak, yarattığı sanatta bir eksiklik iddiası olarak hükmedilebilir ilahi katta. Bu da Sâni-i Hakikiyi ithama, ve dahi töhmete götürebilir, ve bu da ikaba dai olabilir el iyazü billah.
Ebû Hüreyre’den -radıyallahu anh- rivayet edildiğine göre Resûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:
- “Allah Teâlâ sizin bedenlerinize ve yüzlerinize değil, kalplerinize bakar.” (Müslim, Birr 33)
Surete ihtimam ettiğimiz kadar, siretimize ve hassaten kalbimizin salahına ihtimam gösterse idik, hakiki kemale, baki cemale vasıl olurduk.
Şunu da hatırdan çıkarmamalıyız ki siretinde ne varsa kişinin, ordaki nur veya narın surete taştığı da bir kaziyye-i muhkemedir elhak.
Kesret-i abdestin simada lahuti bir alametle parladığı sır değildir ve secde izi dahi çehrede, nur-i ebeb olarak Yusuf-misal bir melahatle parlar ehline malumdur bu.
Günahlar ise kişioğlunun kalbine nüfüz ederek gam ve kasavet olarak tezahür eder. Ordan da yüze bir zulümat perdesi çeker ki, o muzlim lekeyi, hiçbir boya beyazlatmaz, hiçbir dünyevi ziynet güzelleştiremez, illaki gözyaşı suyuyla, nedamet eli paklar ancak.
Bu asırda iyilik ve takvada yarışma ve yücelme aşkı boğazlandı bizlerde desek sezadır. Suri ve cismani ışıltıyla bezeli nefsani tatmin kutsalaştı maalesef. Ve bunun neticesi olarak en özel anlarımız aleniyete savrulur hale geldi.
Hepimiz de kendimizi beğendirmek için sahte bir gösterişe, israfa, manevi bir buhrana varacak kadar teşhire mecbur hisstmeye başladık.
Hem kendimiz, ailemiz, hem de cümle kardeşimiz, bacımız için, mahremiyet sınırlarına riayet hassasiyet unutuldu. Ve zerre miskal suistimale mahal vermememiz gereken kırmızı çizgiler, tek tek yok olmaya başladı.
Bakmamak hakikatininin mütemmimi olan baktırmamak ise lügatimizden silindi.
Kendi mahremime, namahrem olanlar asla bakamaz diyenler, sosyal medyaya atılan boy boy fotoğrafları yalanlar halde. Kendini ailesini reklam afişi haline getirmekten kurtaranlar dahi, başkasının özeline bakmaktan hiç utanmamakta…
Bizim dünyamızı bu karabasanlar, hiç bu kadar işgal etmemişti.
Zira Resûlullah sallallahi aleyhi ve sellemin hane-i saadetlerine âmâ sahabi efendimiz Abdullah ibn Mektum r.a. geldi.Yanında bulunan iki zevce-i muhteremine sütre arkasına geçmelerini isteyince “Onun gözleri görmez Ya Resulullah” dediklerinde
“O görmüyor lakin sizin gizleriniz de görmüyor değil ya” diyerek gadd-ı basarın sırf erkeklere mahsus bir fazilet ve zaruret olmadığını ihtar buyurmuştu o an, tüm bir beşeriyete.
Yine Resulullahﷺ bineğinin terkisine aldığı amcasının oğlu genç âlim İbn Abbas r.a. hazretleriyle kalabalık bir yerden geçerken, sağdan bir hanım geçişce yed-i mübarekiyle yeğeninin başını sola döndermiş, soldan bir hanımefendi geldipinde ise yine bu sefer aksi tarafa sola doğru yeğeninin başını çevirtmişti.
Hatta Nebiyyi Zişanﷺ şehid düşen bir sahibinin yanına gidip cenaze namazını kıldıracağı zaman başını cenazeden hemen başka yöne çevirince sebeb-i hikmeti sorulduğunda, şehit sahabinin cennetteki eşlerinden bir kısmının şehidin başına geldiği onu teselli ettiğini bu yüzden bakmadığını beyan buyurmuştu.
Açık bir pencereden dahi, dar sahibinin izni harici bakmanın hıyanet olduğunu bildirdi yine Habib-i Hüda ﷺ
مَا زَاغَ الْبَصَرُ وَمَا طَغٰى ﴿١٧﴾لَقَدْ رَاٰى مِنْ اٰيَاتِ رَبِّهِ الْكُبْرٰى ﴿١٨﴾
Necm suresi 17: Peygamber bunları görürken gözleri ne kaydı, ne de sınırı aştı.
18: Yemin olsun ki o, Rabbinin varlığını ve sonsuz kudretini gösteren en büyük delillerden bir kısmını gördü.
Rasul-ü Kibriya’ya ﷺ değil dünya, cennetin Arşın Kürsinin envari dahi, Hak Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerine olan muhabbet nazarına ve kalbî teveccühüne mani olmadı.
Bizlere ne oluyor ki topraktan taştan ucuz balçıktan olduğu halde, ve dahi na-mahrem ve yine malayani olan müzahrefat-ı nefsaniyeden gözlerimizi çekip alamıyoruz.
Ve “Ben bakmıyorum ki” diyen birisi, erkek olsun hanım olsun, kendisine emanet edilen bedenini, malını, evladını teşhir metâı kılmamalı değil miydi?
Gerek gerçek hayatta ve gerek sanal mecrada, ağyara asla cemalini arz etmemeli her keremli ben-i adem. Ve böylece kimseyi fitneye düşürmemeliyiz...
Malumdur ki bizdeki bu gençlik, mal ü menal hakikatte çabuk fenaya maruz bir parıltı, elvada demesi an meselesi olan bir misafirdir. Kabir kapısına bile varmadan terkeder kişiyi.
Lakin zamanla ziyadeleşen ilimle aklı ziyalandırsak, artan ibadet ü taatimizle tatlılaşsak, büyürse gün be gün tevazumuz, bi-şek vakarla saygınlaşır, izzetle baş tacı oluruz aktarı alemde.
Her olumsuz hadisede pekişirse sabır melekesi, mehabet olarak tezahür eder. Olayların perde arkasına ıttıla edebilmeyi iktisab edersek, hikmet olarak hal ve kalde zuhur eder, kalbimize de sekinet melekuttan inzal olunur.
Tüm aza, cevarih ve letaifimiz meşru dairede kaldığı ölçüde, şahsiyetimiz yücelir, kadem-i sıdk üzere yaşar, herkese emniyet ve güven telkin eder hale geliriz.
Ruhun dış aleme açılan penceresi olan şu gözlerimizi, istikamette tutarak hep helal dairesinde tutsak, yukarıda serdedilen ayet-i Kur’aniyyenin müjdesiyle sabittir ki, Rabbimizin afakta ve enfüste mestur ve mütecelli ayet-i kübralarını keşfetme ve görebilme devleti lütfedilir.Lisanımız hikmetle tekellüme başlar bu süreçin sonunda, kalbimize sekinet ve itminan hibe edilir.
Zahir ve batınımız müeddeb olunca bu mearifle, artık bizde başkalarının elindekine ve malik olduklarına yerinme kalmaz, hasede ve kıskançlığa da en uzak bir hale geliriz.
Ve bizi Mevla sever, semavat u zemindekilere de sevdirir o vakit.
Hemcislerimize kendimizi beğendirme meşakkatimiz biter külliyyen, ulvi alemin mehlika hubana benzeme iştiyakı bizi arzilikten semavliğe çağırır naçar.
Kesif bedenin esaretinde çırpınan ruhumuz, arşın envar-ı bi payanına pervane olup kanatlanır saadetle.
İşte o dem beşer olmanın nihai hedefi olarak önümüzde duran insan-ı kamil vasfına ermeyi, tahakkuk ederiz bi-iznillah.
Kimse dilimizden incinmez, gönlümüz kamu halk u cihana gül-i handan dağıtır dört mevsim.
Ve şu meşhergah-ı alemdeki masnuattaki cüzi mehasine meftun olmaya bedel, her zerrede Sanatkar-ı Hakimin binler kutsi esrar-ı rububiyetini görmekle sermest oluruz hep,
Alem-i ekber kainatta ve alem-i asgar her bir insandaki nisbi hüsünlere divane gibi meddah olmayı terkederek, Hakk’ın nihayetsiz cemal, kemal ve celaline hakkal yakin derecede irfana erme arzusuyla, nice kurbiyet kevserlerini dünyada yudumlarız.
Başımız o zaman fena çöllerinde avare dolaşıp meyus olmaktan azade olur, beka cinanının gülzarına andelib olur,
Gelip geçici dünyanın çer çöpüne bağlanmak zilletine artık katlanmayız, ukbanın daimi sermedi saraylarına izzetle varis olma fermanını divan-ı Canan’dan bahşolunmasına yaklaşırız,
Bi-kemal ve nakıs mahbubelerin, saman alevi gibi çabuk sönen güzelliklerinden kaçar, “La uhibbul afilin” -“Ben batanları, yok olanları sevmem” diyerek yüz çevirir, müebbed bir gençlik ve zevalsiz bir nimetin talibi olarak ashab-ı kemalin meclis-i münevverine otağ kurma sevdasına düşeriz.
Ve “Allah cemildir, cemali sever” müjdesi, terakki ve tekamül istidadına ab-ı hayat olur da, her birimizi kabe kavseyn’e çağırır.
Eğer ki bu na-mütenahi nimet-i uzmaya rağbetimiz yoksa, kalbimiz hayy demekten hicab duymalı, ve imanımızı tahkiki kılması için Rabbimize gece gündüz ızdırapla niyaz kılmalı, yanıp yakılmalıyız...