Köşe Yazıları

Nefsani Hafakanlar’dan, Ruhani İtmi’na’na Terakki Yolu

Geçtiğimiz hafta oldukça çalkantılı günler geçirdim. Ruhani gelgitlerin girdabında çaresizce bir bilinmezliğe doğru sürüklenirken,ansızın telefonumda bir büyüğümün mesajı gözüme çarptı.

Gündem Sivas Muhabir
Gündem Sivas Muhabir
Editör
13 Haziran 2026 09:00

Geçtiğimiz hafta oldukça çalkantılı günler geçirdim. Ruhani gelgitlerin girdabında çaresizce bir bilinmezliğe doğru sürüklenirken,ansızın telefonumda bir büyüğümün mesajı gözüme çarptı. Yakın zamanda ülke çapında tanınmış bir alimin Sivas’ımıza geleceği bilgisine vakıf oldum böylece.

Taşrada yaşayan yarı münzevi birisi olarak, imkanlarımı zorlayarak zikredilen o zata mülaki olma arzusu kalbimi istila eyledi nagah.

Tabi gönül dünyamdaki mevcut sarsıntı ve hafakanlara çareler devşirme mülahazam ve devaya olan ihtiyacım dua-i manevi hükmüne geçtiğini de itiraf etmem lazım.

Ve elhamdülillah şartlar elverdi, Mevla-yı Müteal talihimi yar eyledi de bahse konu sohbet meclisine dahil olma devletine giden yollar küşad oldu.

Fakirhanemden çıkarak Sivas merkeze ulaşınca, öğle namazında abidevi camilerimizden Paşa Camiine’de canlı öğlen vaazını dinlemek üzere mihman oldum.

Kalbimi kaç zamandır dağidar meselelerin düğümlerinden, ilkini çözen söz kürsüdeki vaiz efendinin ağzından kulağıma değil, direk gönlümün karanlık dehlizlerinde yankılandı.

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَوْفُوا بِالْعُقُودِۜ  Ey îmân edenler! Akidleri (verdiğiniz sözleri) yerine getirin! (Maide - 1)

Bu ayeti kerime ile daha önceden verdiğim bir sözden cayma teşebbüsümün ağırlığıyla ezilen ruhumu hemen azab-i elimden kurtardı. Ve pekçek tereddüt ve şüphelerle sersemleşen aklımı kargaşadan çıkardı. Sağlıksız bir muhakeme ile adığım tekinsiz kararlarımı daha kuvveden fiile varmasına mahal vermeden yıkılması için ilk darbeyi vurdu.

“Konuşana değil, konuşturana bak” sırrınca kendimi okunan ayat-u beyyinata muhatab ittihaz ederek dinlemek, benim kadim bir adetimdi keza. Caminin kürsüsünden taşan sadra şifa bu ders-i hakikakate inkıyad edince kendimi hemen oracıkta ziyaretimin ilk tatlı meyvesini yemenin şükrü ile hemen caminin kuzeyinde bulunan sakal-ı şerife edeble yaklaşıp, ehl-i dil hemşehrimlerimle salat u selam ve fatihalarla Fahr-i Kainat Efendimiz’e   ziyarette bulundum çok şükür.

Ve daha sonra şahsi işlerimi bitirip akşam namazını eda sonrası sohbet mahalline sükunet ve sekinet hali üzre ulaştım.

İçeri girince mescite geçince bir hafız-ı Kur’an’ın aşr-ı şerifine tesadüf ettim.  Tüm letaifime derinlemesine nüfuz eden o lahuti sese bend oldum. Harf ve savttan nebean eden melekut aleminin bahar esintisiyle mest ü hayran oldum.

Etrafımdaki genç yaşlı 7’den 70’e herkesin edep ve vakarı, sükunet arayan kalbime doğru yere geldiğimi fısıldadı, ruhum ise itminan zemzemi yudumlamaktaydı.

Teslimiyet ve itaat kulağıyla dinleyeceğim o büyük alim, sohbete aynı hafız efendiye bir aşr-ı şerif okutarak başlattı.

Okunan ayet yine beni can evimden vurdu. Hucurat suresinin ilk dört ayetiydi, ve bende sayısız ameliyat-ı maneviyeye medar oldu elhak.

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تُقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَيِ اللّٰهِ وَرَسُولِه۪ وَاتَّقُوا اللّٰهَۜ “Ey iman edenler! Kendi görüş ve hükümlerinizi Allah ve Rasûlü’nün verdiği hükmün önüne geçirmeyin.” ayeti  benlik ve hevamın buzdan heykelini tuzla buz etmeye yetti. Evamir-i Kuraniye ve irşadat-ı nebeviyeye “Semiğna etağna”(işittik ve itaat ettik) diyerek teslim-i silah eyledim.

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَرْفَعُٓوا اَصْوَاتَكُمْ فَوْقَ صَوْتِ النَّبِيِّ  “Ey iman edenler! Seslerinizi Peygamber’in sesinden fazla yükseltmeyin.” ayeti ise nefsani, hevai ve şeytani her ne türlü pes ve deni efkar, havatır, vesvese ve cerbeze varsa sadrımda, hemen cümlesini ayağımın altında ezdirdi. Ve “Lebbeyk ve sağdeyk” buyur emrine amadeyiz” diyerek edep ve irfan mektebine kabul olmamı diledim o an. Hikmet ve hakikat nurlarını cism ü canıma yağdırması için münacaat kıldım Mevlay-ı Müteale.

3. Ayet اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ امْتَحَنَ اللّٰهُ قُلُوبَهُمْ لِلتَّقْوٰىۜ “Allah onların kalplerindeki ilâhî emirlere saygı ve bağlılık derecesini sınamış” takva kaftanıyla mücehhez olma liyakatini kesbetmek için tevazu ile boynumu büktüm o metaf-ı kutsiyanda.

4. Ayet-i kerimede akılsızlıkları nedeniyle kınanan اَكْثَرُهُمْ لَا يَعْقِلُونَ  “onların çoğu aklı ermez düşüncesiz kimselerdir.” kişilerden olmaktan, rabbimize sığınarak iki büklüm oldum.

Sohbete üstadlarından tevarüs ettiği sünnet üzere, okunan ayetleri tefsir ederek sohbete başladı Hocamız. Feyiz, bereket ve mehabetle süren muhabbet meclisi, yatsı namazını cemaatle kılınarak hitama erdi.

Sonrasında mübarek büyüğümüzün hususi odasına çekildiğini düşünürken, bir genç kardeşimiz “Hocamız istirahat öncesi küçük te olsa sohbet yapıyor  şuan, bir daha bu fırsat ele geçmeyebilir” deyince hemen fırsatı ganimet bilerek 5-10 talib-ül ilm vel hakikatle Hocamıza mülaki olmaya müsaraat ettik. Ve hemen istirahat için bulunduğu odayı arayıp bulduk, içeride hazır bulunan gençlerin arasına süzüldüm ve diz kırıp boyun büktüm.

 

Baktığım o mehib simada İslam'ın derdini, davasını yakinen müşahade etmenin ulvi neşvesiyle mest oldum. Sünnet üzere zahirdeki şehametini ve  batınındaki kuvve-i imanin nurdan alametlerini bir onun her aza ve cevarihinde okumak, imanımı kuvvetlendiriyordu. Ve onun her sözünde, soru cevaplarda, kelamındaki lahuti esrar ve nazar-ı şeriflerindeki nüfuz beni teshir etmişti.

O konuşurken bende nefsaniyetin laf u güzafı bil külliye sükut etmeye muztar ve mücbir kaldı. Heva yerine hüdanın tercümanı olmanın izzet ve şerefine kalbim aşık oldu. 

Beni kaç zamandır dilgir ve dağidar eden meselelerin buzdan dağlarıda bil külliye yürüdü gitti gönül şahikalarımdan “rıza vadilerine” doğru. Soru ve cevapların letafeti arasında dua istirhamıma hüsn-i kabule mazhar olmanın saadeti ile son bir ricam oldu büyüğümüzden;

“Bu fakire şifahi olarak bir hadis rivayeti lütfeder misiniz.” Dedim.

Ufukları tarassud eden sehla bakışlarını bana çevirerek, mübarek fem-i muhsininden, şu azim menfaatlere hazin hadisi şerifi bana inşad buyurdu.

مَنْ صَمَتَ نَجَا Dilini tutan kurtuldu (Susan kurtuldu) (Tirmizî, Kıyâmet, 50/2501; Dârimî, Rikâk, 5)

Dil kalbin tercümanı olunca, dilin teskini ancak selamet-i sadr ile itmam ve ikmal olacağını anladım hemen. Aksi halde dil sussada kalp fuzuliyatla meşgul oluyordu naçar. Kalbimdeki tüm muhalefet ve mübareze süprüntülerini nisyan kuyusuna attım böylece evvelen.

İtirazı terkederek tasdiki kuşandım saniyen. Nefsi, indi, ve meşkuk yorumlarımdan ve kanaatlerimden vazgeçerek gassalın elinde meyyit gibi Kurani ve nebevi düsturlara teslim-i can eyleyerek “Ölmeden önce ölünüz” bahrine daldım elhamdülillah.

Artık sohbetteki mülakatin bittiğini ve ayrılık deminin geldiğini ikaz eyleyince Hocamız, ile o pek feyizli ve menfaatli o mübarek meclisten ayrılmak üzere yola revan oldum.

Yolda hikmet ve hakikat damlaları yağmaya devam ediyordu hala kalbime, dışarda ise ılık ılık yağmaktaydı ma-i zülal kalıbıma.

Ve aklıma şu hadis-i şerif tulu etti;

İbadet on kısımdır; dokuzu sükûtta, biri helâl kazançtadır. [Deylemi]

İnsan malayani sözlerle, dedikoduyla, yalan ve iftirayla  dilini kirletse manen bunalım kaçınılmaz olurdu zaten.

Hakikatte kalbte yanarsa fesat ateşi, dumanı dahi dilde zahir olur muhakkak.

Tüm aza ve latifelerin manevi sıhhat ve selameti için asaleten kalbin selametine, tebei olarak ta lisanın ıslahına ve perhizine vabestedir.

İlmi olarak bilmek ve duymak kişide bir tesiri olabilir, tabiki bir güzelliktir, faydadan hali değildir.

Lakin o büyük kan-ı irfan zatın sözlerindeki tesir azimdi. Batınımda yaptığı ameliyatı cerrahiye ile hafakan ve zelzelelerden azade oldum. Maverai bir huzur melteminin tepeden tırnağa beni istila ettiğini derunumda hissediyordum.

Herbirimiz cümle dağdağalı evham, korku ve fitnelerden kurtulmak için çeşitli yollara teşebbüs etmekteyiz. Ve gah tatil beldelerine, kah lezzet duraklarına, kah ıssız bağ evlerine gitmekte, bazende el iyazu billah gafletle lehviyat ve münkerata dalmakta olduğumuzu maatteessüf acıyla görmekteyiz.

Ne oyun, eğlence, ne gayr-ı meşru lezzetler içimizde yanan huzursuzluk ateşini teskin edemez.

Sayısız ilmi, felsefi ve psikoloji kitaplarını karıştırıp, tefekkür çilesinin sancısını geceler boyu sızım sızım çeksekte kalbimideki acıyı dindirmekte aciz kalırız çok zaman.

Böylesi kriz durumları zamanla geçer diyerek kör, sağır ve dilsiz gibi başımızı nisyan  kumuna gömmekle de çözülmez asla.

İşte alim olsun, cahil olsun, ister genç ister ihtiyar herkes ömrünü ilme, irfana, maneviyata, mukaddesata adamış zevat-ı kiramın dizinin dibine edeple varmak, böylesi entelektüel veyahut beşeri krizlerin hallinde mutlak muhakkak elzemdir.

Gönül ehlinin zahirine nazar dahi devasız dertlere şifa, onların lal ü güher hitab-ı devletleri ise cana safadır.

Kibir ve inad ehli her ne kadar herdem enfüsü dağidarken dahi, bir makbul-ü indallah zatın semtine varmaktan imtina eder de sayısız buhranlarla ömür çürütürler.

Cihan padışahları, sabık cihangir sultanlar zamanının ulu ak sakallı hikmet ve hakikat menbaı zatların ayağına varıp, dağlar vari memleket ve din gailelerine çareler devşirmişken, zamanımızda kupkuru çöl misal çorak gönül dünyamıza abı hayat isal eden nice ulema ve evliya metruk bırakılmakta, kadr ü kıymetini bilinmemektedir. Ve böylece adeta kendi öz canımızı ruhi ve kalbi huzursuzluk narına atmaktayız.

İnkıraz-ı hayale mahkum ettiğimiz neslimizi nefis tezkiye ve kalbi tasfiye ile tekrar ihya ederek onlardan manevi sultanlar çıkarmak zorundayız.

Aksi taktirde istikbalimizi şimdiden medeniyetimizi canlı canlı gömüldüğü bir  mezarlığa çeviririz Allah korusun…

Şunu unutmamalı ki alimler enbiyanın varisleridir.

Ricalullah’ın kendilerini gaybubete çektiği bir dönemde, hakikatbin olup o ulu çınarların sohbet meclislerinin gölgeliklerine her daim varmakla nice lütf u ihsana ereceğimizi hatırlamak zorundayız.

Alimin ölümü alemin ölümüdür.

Eğer yaşarken varlıklarıyla alemi ziyalandıran ulemaya sülehaya bugün sahip çıkmazsak, memleketi tımarhaneye çeviririz de tüm aleme maskara oluruz.

Elbet şu aziz milletimiz Mevlanalar, Yunus Emreler, Sultan Fatih’ler, Şems-i Sivasi’ler Bediüzzamanlar, Niyazi-i Mısri’ler ve daha binlercesini tekrardan insanlığa hediye edebilecek kıvamda ve liyakattedir bila şüphe.

Yeter ki yeis bukağılarından kurtulalım ve cihangir devletimizi ruh kökleriyle tekrar buluşturalım.

O vakit 1000 yıllık islamın bayraktarı milletimiz, yeniden nizam-ı alemin mümesili olacaktır.

Ve şu adaletsiz dünyaya tekrardanhuzur ve saadet iklimini ta ötelerden getirecek bir kudrete ve maneviyata malik olacağız bi iznillah.

 

Yorum Yap

Düşüncelerinizi bizimle paylaşın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yorumlar

0 yorum

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!