Köşe Yazıları

Küresel Seçkinlerin Yeni Laboratuvarı: "Plandemi" mi, Dijital Kafes mi?

İçinde bulunduğumuz çağ, insanlığın doğayla, teknolojiyle ve kendi geleceğiyle olan ontolojik bağını kökten sorguladığı, adeta distopik bir bilimkurgu anlatısının sahnelerini andıran sarsıcı bir paradigmaya işaret ediyor.

Gündem Sivas Muhabir
Gündem Sivas Muhabir
Editör
11 Haziran 2026 08:33

İçinde bulunduğumuz çağ, insanlığın doğayla, teknolojiyle ve kendi geleceğiyle olan ontolojik bağını kökten sorguladığı, adeta distopik bir bilimkurgu anlatısının sahnelerini andıran sarsıcı bir paradigmaya işaret ediyor. Küresel ölçekteki epidemiyolojik krizlerin aniden hayatımıza bomba gibi düşmesi, dijital ağlarda hızla sirküle olan "kanadı numaralandırılmış sinek" görüntüleri gibi biyomühendislik odaklı fauna spekülasyonları, laboratuvarlarda sentezlenen yapay besin maddeleri ve genetiğiyle oynanmış agro-teknolojik tohum varyantları, toplumun kolektif hafızasında derin, karanlık ve bir o kadar da haklı bir meşruiyet krizi uyandırıyor. Bu devasa epistemik belirsizlik dalgası, kitleleri iki antagonist uç kutba savurmuş durumda: Bir tarafta yaşanan her sosyo-teknolojik dönüşümü küresel elitlerin mikro düzeyde tasarladığı totaliter bir makro-planlama, yani bir "plandemi" olarak okuyan şüpheci gözler; diğer tarafta ise tüm bunları neo-Malthusçu bir düzlemde insanlığın hayatta kalma optimizasyonunun ve bilimsel rasyonalitenin kaçınılmaz birer diyalektik çıktısı olarak kabul eden analitik zihinler yer alıyor. Ancak meseleye tek bir indirgemeci pencereden bakıp bu iki keskin gruptan birine dahil olmak, bizi gerçeğin kendi dinamiklerinden uzaklaştırıyor; çünkü asıl büyük resim, bu iki zıt kutbun tam ortasında, dünyayı yöneten o devasa makro-sosyolojik ve ekonomi-politik çarkların arasında gizleniyor.

Madalyonun şüpheci ve distopik yüzüne odaklandığımızda, insanlığın küresel bir laboratuvarda adeta birer denek haline getirildiği hissi, toplumun kılcal damarlarına kadar işleyen çok derin bir biyopolitik korkuyu besliyor. Tarihin en karanlık ve utanç verici sayfalarından biri olan, Avrupalı sömürgeci paradigmanın sivil ve insani olanı metalaştırarak Afrika’dan getirdikleri insanları parmaklıklar arkasında sergilediği "insanat bahçeleri", bugün modern teknolojinin, yapay zekanın ve görünmez dijital gözetim mekanizmalarının gölgesinde çok daha sofistike, sınırları belirsiz ve geçirgen bir yapıda yeniden mi inşa ediliyor sorusu haklı bir sosyolojik kuşku olarak akılları kurcalıyor. Salgınların aniden ortaya çıkışı, hemen ardından hayatımızın merkezine rıza mühendisliğiyle oturan dijital sağlık pasaportları, mobilizasyon kısıtlamaları ve adım adım daraltılan bireysel özgürlük alanları, toplumun sistematik bir evcilleştirme sürecine tabi tutulduğunu düşündürüyor. Üstelik konvansiyonel tarımın ve geleneksel hayvancılığın bilinçli regülasyonlar ve kısıtlamalarla deaktive edilerek insanların laboratuvar tabanlı yapay etlere, patentli gıda teknolojilerine mahkum edilmesi ve ekosisteme kaynağı belirsiz transjenik organizmaların salınması bu totaliter senaryoyu adeta canlandırıyor. Bu perspektiften bakıldığında yaşanan hiçbir şey doğal bir seleksiyon ya da afet değil; aksine insanlığı manipüle etmek, bağımlı kılmak ve tamamen kontrol edilebilir hegemonik bir dijital kafese hapsetmek için kurgulanmış küresel bir biyopolitik stratejinin parçası olarak görülüyor.

Ancak madalyonun diğer yüzünü çevirdiğimizde karşımıza bambaşka, pozitivist bilim paradigmasına ve verilere dayalı bir rasyonel adaptasyon mekanizması çıkıyor. Bilim dünyasının penceresinden bakıldığında, patojenlerin insan ekosistemine bu denli agresif ve birdenbire dahil oluşu şaşırtıcı bir komplo değil; aksine endüstriyel hayvancılığın yarattığı ekolojik tahribatın, ormansızlaşmanın ve antropojenik iklim krizinin kaçınılmaz, nedensel bir faturasıdır. İnsanlık biyosferin derinliklerine ve vahşi doğanın sınırlarına yönelik kontrolsüz nüfuzunu artırdıkça, zoonotik risklerle ve bilinmeyen virüslerle temas etme sıklığı da doğal bir korelasyon olarak artıyor. Peki ya o çok konuşulan, kitlelerde estetik bir tiksinti uyandıran yapay gıdalar, GDO'lu tarımsal girdiler ve popülasyon kontrolü amaçlı salınan transjenik sinekler ne anlama geliyor? Bilimsel yaklaşım, bunları insanlığı tasfiye etmeyi hedefleyen post-insan senaryoları olarak değil, tam aksine yaklaşan küresel gıda güvensizliği, kuraklık ve demografik baskı çağında milyarlarca insanı doyurabilmek için geliştirilen "zorunlu" hayatta kalma teknolojileri olarak tanımlıyor. Doğaya salınan genetiği değiştirilmiş sivrisinekler ise yeni bir biyolojik silah değil; Sıtma, Dang humması ya da Zika gibi her yıl milyonlarca insanı öldüren hastalık taşıyıcı popülasyonları biyolojik olarak kurutmak için tasarlanmış genetik mühendisliği harikaları olarak sunuluyor. Bu rasyonel zaviyeden bakıldığında, komplo teorileri yalnızca modern öznenin, aşırı uzmanlaşmış, rasyonelleşmiş ve soyutlanmış bilimsel süreçler karşısında duyduğu epistemik acziyetin ve kognitif yabancılaşmanın ürettiği sembolik korku fantezilerinden ibaret kalıyor.

İşte bu iki keskin ideolojik kutbun epistemolojik çatışmasının merkezinde, sis perdesini tamamen aralayan ve yaşananların arkasındaki asıl devindirici gücü gösteren ekonomi-politik gerçeklik konumlanmaktadır. Yaşanan bu büyük dönüşümü ne tamamen masum, insanlık aşığı bir teleolojik ilerleme ne de gizli tarikatların dünyayı yok etmek için kurguladığı metafizik bir şer planı olarak okumak doğrudur; çünkü karşımızda duran olgu, küresel kapitalizmin geçirdiği tekno-fetişist ve oligopolistik evre, yani "Şirkokrasi" düzenidir. Küresel devler, finans blokları ve transnasyonel gıda tekelleri, kriz anlarını ve epidemiyolojik dalgalanmaları dünyayı haritadan silmek için değil, piyasayı kendi lehlerine yeniden regüle etmek, rekabeti ortadan kaldırmak ve kendi hegemonik alanlarını konsolide etmek adına muazzam birer finansal kaldıraç olarak araçsallaştırmaktadır. Geleneksel tarım yapan bağımsız çiftçinin tasfiye edilmesi, meraların boşaltılması ve insanlığın laboratuvarda üretilen patentli gıdalara mecbur bırakılması gizli bir suikast arzusundan ziyade, pazar payını mutlaklaştırma ve arz zincirini tekelleştirme hırsının rasyonel bir sonucudur. İnsanlık biyolojik bir silahla yok edilmek istenmiyor; aksine tüketim alışkanlıkları, sağlık verileri, dijital ayak izleri ve gıda erişimi tamamen merkezileştirilmiş bir ekonomik çarkın sadık, bağımlı ve sürekli tüketen birer müşterisi haline getiriliyor. Sermayenin doğayı ve insan biyolojisini manipüle etme istenci, ahlaki bir nefret ya da sevgiden azade olarak; tamamen patent hakları, telifler, fikri mülkiyet rejimleri ve milyarlarca dolarlık yepyeni metalaşma alanları yaratma mantığına dayanıyor.

Sonuç olarak modern toplum, insanlığın en temel varoluşsal duygusunu, yani kolektif güven hissini ve doğallık referanslarını yitirdiği tarihi ve anomik bir geçiş fazını deneyimlemektedir. Kanadı numaralandırılmış bir yaprak bitinin yarattığı o derin ürperti de, laboratuvar ortamında sentezlenen yapay bir etin uyandırdığı o yapısal anksiyete de aslında öznenin elinden kayıp giden organik evrene duyduğu melankolik özlemin birer sembolik yansımasıdır. Küresel aktörlerin deterministik bir planı olsun ya da olmasın, kesin olan yegane bir gerçeklik var: İnsanlık, kendi eliyle bozduğu ekolojik dengeyi yine kendi üretimi olan hiper-teknolojik, sentetik ve yapay yapılarla ikame etmeye çalışırken; şirketokrasinin kurallarını yazdığı, son derece bağımlı, merkezileştirilmiş, asimetrik ve geri dönüşü olmayan yepyeni bir teknolojik çağa doğru büyük bir hızla sürükleniyor.
 

Yorum Yap

Düşüncelerinizi bizimle paylaşın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yorumlar

0 yorum

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!