Kuran’ın bazı ayetleri Kur’an’ın adeta özeti, fihristi gibidir. Her bir ayetin havassı, hususiyetleri vardır ve onlara mazhariyet büyük fütuhata, berekata vesile olur. Her bir sûrenın feyzinden nasibtar olmak, 6666 ayetin her birinden hissedar olmak ise kişioğlu için ne büyük bir devlet ve bulunmaz bir saadettir.
Her bir ayetin mana denizinde inci misal hikmet-i kudsiye keşfetmek, mercan nümun hakikat-ı aliye çıkarmak ehl-i ilmin şanı, erbab-ı kemalin şiarıdır.
Kur’an’ın bir ayetinin dahi tefekkür ve tedebbürle okunması, düzinelerce başkaca kitaplardan hasıl olacak ilme, irfana, irşada, terakkiyata… müreccah olduğu ehl-i küfür bile itirafa muztar ve mecbur kaldığı malumdur, meşhur-u cihandır.
Böyle olması istiğrab edilmemeli ve mübalağa sanılmamalı. Bilakis ayn-ı hikmet ve mahza hakikattir bu keyfiyet.
Zira beşerin konuşması ile Mütekellim-i Ezelinin kelamı arasındaki fark, mahlukatın Halık-ı Akdes’e olan mukayesesi gibidir.
Bizlerin sözleri fanilikle damgalı, zevale mahkum, kendimiz gibi ölümlüdür. Hayy-ı Kayyum olan Rabbimiz mutlak olarak her an hayy olduğu gibi, Hakk’ın kelam sıfatının azam derecede tecellisi olan Kuran-ı Kerim bila şek ve şüphe diridir.
Kur’an feyzini, bereketini arş-ı rahmetten nazil olduğundan beri, ona müştak ve müteveccih sinelere bila fasıla yağdırmakta, ve nurunu neşreder arz u semaya…
Geçen gün Kur’an okurken, bir ayet-i kerimeye tevafuk ettim ki, azim hazinelere malik, nice ulvi hakikatlere hâvî idi Elhamdülillah.
Serapa nur madeni olan şu ayet-i kerime enfüste ve afakta zaferlerin, fetihlerin, izzet ve şerefin kesbi için sayısız ders-i hakikat talim etmekteydi.
وَالَّذ۪ينَ جَاهَدُوا ف۪ينَا لَنَهْدِيَنَّهُمْ سُبُلَنَاۜ وَاِنَّ اللّٰهَ لَمَعَ الْمُحْسِن۪ينَ
Ankebut – 69: Uğrumuzda cihâd edip gerekli gayreti gösterenleri biz, elbette bize varan yollarımıza eriştireceğiz. Şüphesiz Allah, iyi davranan ve yaptığı işi güzel yapanlarla beraberdir.
“Cihad” ve “mücâhede” düşmana karşı koymak için bütün gücü sarf etmek, harcamaktır.
Ayette ”mücâhede”nin mutlak olarak zikredilmesi; zâhirî ve bâtınî bütün düşmanları içine alması içindir. Birincisi, harbeden kafirlerle cihad; ikincisi, nefis ve şeytanla cihaddır. Denilmiştir ki: “Düşmanlarınızla cihâd ettiğiniz gibi nefis ve hevânızla da cihâd edin.”
Âyette yer alan “cihad”la ilgili İmam Kuşeyrî (r.h.) şu izahı yapar:
“Cihad; önce tüm haramları terk etmek, sonra şüpheli şeyleri terk etmek, sonra mübahların fazlalarını bırakmak, sonra kalbi Allah’tan alıkoyan bağları koparmak ve bütün vakitlerde Allah rızâsına uymayan meşguliyetlerden korunmaktır. Bütün hissiyâtı Allah’ı hatırlayarak iyi ve güzel yolda muhafaza etmek ve nefesleri de Allah ile beraber O’nun zikriyle sayıp tüketmektir.” (bk. Kuşeyrî, Letâifü’l-işârât, II, 463)
Ankebut Suresindeki bu son ayetdeki irşada uyanların, iç âlemimizde gerçekleştirmesi gereken nefisle cihadı kazanarak, harici düşmanlarla olan cihadda da başarılı olmalarının kolay olacağını izah etmek üzere Rûm sûresi bir zafer müjdesiyle başlamaktadır.
Biz bugün bu Kuranî düsturu hayatımıza tatbik edemediğimiz için olsa gerek, ümmet-i Muhammed ﷺ olarak gerek şahsi, ailevi ve sosyal hayatımızda olsun, gerekse milletler çapında istediğimiz noktada değiliz ve küresel ölçekte etkimiz az. Ve bizler bu makus duruma çözüm bulma sancısını, acısını iliklerimize kadar hissetmekteyiz.
İlimle, siyasetle, fen ve teknikle, eğitimle millet olarak ilerleyerek, şanlı ecdadın ihtişamlı, haşmetli devirlerini tekrar idrak gayetimiz yok değil çok şükür.
Bugün hep beraber miilet olarak bizleri üzen dertlerimize, Kur’an’ın eczahane-i kübrasından ve sünnet-i mutahharanın şifahanesinden me’huz devalar bulmaya çalışacağız.
Şurası muhakkak ki beşerin kemalatı, saadeti ve huzuru ancak vahy-i ilahi kaideleriyle inşa edilebilir, ve ancak nebevi usul ve adaplara riayetle terakkiyatımız ikmal ve itmam olur.
Merkezden yani en temelden, kendi öz benliğimizden başlayarak eksik, noksan ve zaaflarımızı bilerek ve istidatlarımızı keşfederek farkındalığımızı artırmalıyız evvelen.
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ - اِنَّ النَّفْسَ لاَمَّارَةٌ بِالسُّوۤءِ
“Nefis daima kötü şeylere sevk eder” âyetinin işareti,
Ve اَعْدٰى عَدُوِّكَ نَفْسُكَ الَّتِى بَيْنَ جَنْبَيْكَ “Senin en zararlı düşmanın, nefsindir” hadis-i şerifinin kutsi düsturu bize manevi kaos ve kargaşadan kurulacak ilk ve en önemli cenk meydanı olarak nefsimizi alt etmemizin en azam ve elzem gaye olduğunu hedef gösterir din-i hak olan islam.
Yine başka bir kelam-ı mübarekede Amr b. Mâlik el-Cenbî diyor ki, “Fedâle b. Ubeyd bana Resûlullah’ın (s.a.v.) Veda Haccı’nda şöyle buyurduğunu nakletti:
“...Mücahid, Allah’a itaat yolunda nefsi ile cihad edendir...” (İbn Hanbel, VI, 22)
Yine Rasûl-i Ekrem ﷺ Hazretleri, Tebük seferinden dönüşlerinde, sefere iştirak eden mücahidîn-i kiram hazarâtı gayet yorgun, bîtab, mecalsiz idiler. Her ne kadar düşman ile karşılaşılmadı ise de yolun uzunluğu, yazın şiddetli sıcağı, suyun ve erzakların kifayetsizliği onları, haylice yıpratmıştı. Buna rağmen sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in ilk sözleri:
“Küçük cihattan büyük cihada döndük” olmuştur.
Cihad hakkında bu ayet ve hadisler ışığında büyükler demişlerdir ki: Cihat ikidir: Küçük cihat, büyük cihat. Küçük cihat küffar ile yapılan mücahede ve muhârebelerdir. Büyük cihat ise, nefis ile cihat etmektir. Bâtını (yani içimizi, gönlümüzü) ıslah etmektir. Bâtını ıslah etmek ise zahiri (dışımızı) ıslahtan daha zor ve uzundur. Küçük cihadın gayesi cennete ve rahmete nail olmak büyük cihadın gayesi ise Hak Teâlâ’yı ve Cemâl-i İlahiyi müşâhadeye vâsıl olmaktır
Küçük cihatın gâyesi şehadet, büyük cihatın gâyesi sıddîkiyettir.
Ehl-i Beyt’in bahâdır bir ferdi ve “Allâh’ın Arslanı” olan Hazret-i Ali için savaş meydanında alt ettiği o kâfirin kafasını bir hamlede uçuruvermek, işten bile değildi. Fakat o, sırf Allâh için olan gazâ niyetine, o anda nefsinin müdâhalesinden endişe ederek birdenbire durdu ve elindeki Peygamber armağanı olan Zülfikâr isimli kılıcını yavaşça yere indirip düşmanını öldürmekten vazgeçti.
Yerde perişan vaziyette ölümü bekleyen adam, bu hâle pek şaşırdı. Zîrâ o, tükürmek sûretiyle yaptığı çirkin hareket neticesinde, Hazret-i Ali’nin, öncekinden daha şiddetli bir mukâbele göstererek daha büyük bir hiddet ve öfkeyle kendisini öldüreceğini düşünmüştü. Fakat düşündüğü gibi olmadı; hayâl edemeyeceği bir hakîkatle karşılaştı. İslâm ve gönül kahramanı olan Hazret-i Ali’nin bu davranışına akıl erdiremeyen o düşman, hayret ve merakla sordu:
“–Yâ Ali! Beni tam öldürecekken niye durdun? Beni öldürmekten niçin vazgeçtin? Ne oldu ki şiddetli bir hiddetten târifsiz bir sükûna geçtin!.. Bir şimşek gibi çakmakta iken bir anda fırtınasız, sâkin bir hava gibi duruluverdin...”
Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- şöyle dedi:
“–Ben Hazret-i Peygamber’in bana armağan ettiği bu Zülfikâr’ı, ancak Allâh yolunda kullanırım. Allâh düşmanlarının başını yine O’nun rızâsı için vururum. Buna da aslâ nefsimi karıştırmam… Sen yüzüme tükürmekle beni kızdırmak ve hakâret etmek istedin. Ben o an hiddete kapılsaydım, seni, nefsime tâbî olmak gibi, bir mü’mine aslâ yakışmayan âdî bir sebeple öldürecektim. Hâlbuki ben, gurûrumu tatmin için değil, Allâh için gazâ ederim.”
“Medine-i ilmin kapısı olan Haydar-ı Kerrar Hz. Ali k.v. misal nefs cihadı kazanılınca, ancak o zaman hariçteki hasım ve düşmana cenkte galebe çalınabilir” hakikati üssü-l esasımız olmalı dine hizmet davasında.
Hepimiz mesleğimiz, yaşımız, ekonomik durumumuz, cinsiyetimiz… ne olursa olsun menfi, nefsani yönlerimizden kurtulmak zorundayız. Ve meleki vechemizi kuvvetlendirmeyi hayat gayesi bellemeliyiz desek sezadır.
Zira ayette geçen لَنَهْدِيَنَّهُمْ سُبُلَنَا hidayet tek olsada, Hakk’a vuslata giden yolunun bir tane değil mahlukatın nefesi adedince olduğunu “sübül-yollar” hak yollarının vücüdunun çokluğundan kinayedir, mahlukatın nefesi adedince vuslat yolunun varlığı ل-lam harfiyle tekidli olarak müjdelenmektedir.
Bizler ehl-i hak ve ashab-ı hakikat olarak mücahede ruhumuzu tam olarak ikmal edince, kendi dertlerimizin ötesinde ailemizin, milletimizin ve insanlığın dertlerine de deva olabiliriz bi iznillah.
Nefsimizle mücadele ederken kazandığımız ilimler, marifetler, kemalat ve fetihlerin ziyadeleşmesi için, her birimiz dünkü halimizi bugün yetersiz görerek, sürekli terakkiyata ve inkişafa aşık olacağız.
Ve zemin sathında umumi bir bahar havası estirmek için, şanlı tarihimizden ilham alarak hali ıslah, istikbali inşaya dört elle sarılmaktan başka çaremizin olmadığı ayan beyan ortadadır.
Nefsini terbiyeden mahrum fertler ve neslini ıslahtan nasipsiz milletler yok olmaya mahkumdur el iyazü billah.
Şunu unutmamalıyız kı yarım ve çeyrek insanlardan meydana gelmiş bir topluluklar sayıca artsa bile, kesirli sayıların çarpımında küçülmesi gibi manen hızla küçülmekten kurtulamaz. Ve o talihsiz içi boş kuru kalabalık, zeval tokadını yiyerek istikbalin makberesine kadavra gibi atılacağı da muhakkaktır.
Sahib-us Seyf ve Nebiyy-i Melhame bir Peygamberin ümmetiyiz. Gazi ve cihangir bir ceddin ahfadı, şehid bir atanın güzide evlatları olarak bizlerin, zillet, meskenete ve atalete düşmeye bir an-ı seyyale bile hakkımız yoktur.
Ya Rabbi bizleri iç ve dış cihadda mansur ve muzaffer kılarak zül cenaheyn eyle...
Ya Rabbi medrese ilmini ve tekke irfanını cem ederek, arif-i billah eyle insanımızı,
"Ve cahidu fillahi hakka cihadih" kutsi fermanını ikmal ederek, fi sebillillah mücahidîn zümresine dahil olarak insan-ı kamil eyle bizleri. Amin