Topraktan mamul bedenimizin, dar kalıplarına sığmayan pekçok letaif var bizde.
Ezelden neşvü nema bulmuş hayat filizimiz, arzda gelişip serpildikçe ta ezele uzanan sürgünler vererek, elvan çeşit semerler dereriz şu kısacık ömürde.
Ve bu arada en çok hayal kurmayı, nice nice sevdalara, hülyalara kapılmayı severiz el hak.
Düşlerimiz olur gerçekleşmesi için dua dua yalvardığımız.
İnkisar-ı hayale uğrasak ta, dasitani ölümsüz aşklarımızın herbiri, sinemizde açtığı asırlık cerihaların kapanması na mümkün olur çok zaman.
Bazen zenginlik tutkusuna kapılırız, Paulo Cohelio’nun hikayesini Mevlana’mızdan intihal ettiği “Simyacı” kitabındaki öyküye taş çıkaracak şekilde define sevdası peşinde koşarız bir ömür soluksuz. Ve arzın kuytu viranelerinde sultanlık devşirebilmek için, deşmedik kadim mezar, metruk yıkıntı ve höyük bırakmayız.
Kimimiz “bitcoin”i Alaaddinin sihirli lambası görür, eldeki avuçdaki tüm birikimi bila tereddüt o karanlık, kirli, sehhar ellere bir çırpıda teslim ederiz de, sıfrul yed kalırız.
Deha çapında zekaya malik devasa şaşaasıyla nice şöhret-şiar aydınlarımız-mütefekkirlerimiz, bir “izm”in dar mahbesine aklını gönüllü tutsak eder bazen. O esnada bu duruma feryad eden kalplerinin ağzına ket vurarak, bir ömür şüphe, tereddüt ve buhranın sancılarıyla ruhları muazzebken, narkozdaki yarı ölüler gibi gam izhar etmezler.
Koca koca abilerimiz, amcalarımız 7 gün 24 saat sıkılmadan kahve köşelerinde malayaniyatı sakız gibi geveleyip çenelerini yorarlar ama, kalplerindeki ünsiyet açlığını beşerle ihtilatla yatıştıramadıklarını bir türlü farkedemezler.
Renk renk, çeşit elbiseler ayakkabı ve çantalarla hayatlarına bahar serinliği devşirmeyi dener hanım ablalarımız. Boy boy mutlu fotoğraflarla sosyal medyada sayısız saadetli demler ağyarın gözlerine sokulur. Lakin ne likelar, ne dostların açık ağzı, ne de muhalif hasudların çatlatılması deva olmaz sinelerdeki sevilme, beğenilme tutkusuna.
Kah televizyondaki lüks hayatlara iç geçirir, kah filmlerdeki şişirilmiş büyük aşklara kendimizi yakıştırırız.
Sürekli bir başka fani mahbubun esir-i damı olup, tutsaklıkta gamnak olduğumuz sevmelerin sızısıyla ağlarız. Ruhumuzun içler acısı haline rağmen yüzümüze astığımız donuk neşeli maskeler, asla pinhan kılamaz kederimizi, en ami olanlar dahi keşfeder hal ü pür melalimizi.
Onlarca yıllarımızı sömüren ev, iş, eş, oğul, yat, kat … hülyaları kurarken, bitmez endişelerin listesinin sonu maattessüf.
Bu muzehrefatı dünya maksudun bizzat olunca, herbiri kalpte herc ü merc vukua getiren dehşetli bir kurda kalbolur, maneviyat adına neye maliksek boğazlanır da kılımızı kıpırdatmayız. Çünkü basiret gözümüzün önüne pek kalın bir perde çektiğimiz için yıkımın vehametini idrakten aciz kalmışızdır.
Lakin bu büyülenmenin emsalleri, beşerin sahife-i alemde arz u endam eylediği günden beri vakidir, bundan sonra da olacak.
Peki ta en afaki meslelerin kalbimizin en sırlı dehlizlerine nüfuz edecek kadar sirayet etmesine seyirci mi kalmalıyız?
Ne şahsımızı izaz edebilecek, ne dünyamızı nede ahiretimizi mamur kılacak pekçok suni meselelerin hayatımızı işgal etmesinde karşı sadece madur edebiyatı mı yapacağız?
Yoksa çelikten kahir bir iradeyle malayaniyatı, fuzuliyatı perçeminden tutup derdest edip, vücut ikliminden dışarı mı atacağız?
“İnsanlar uykudadır, ölüm onu uyandırır” buyuran ilm-i ledün kanı Haydar-ı Kerrar Kerremallahu Vechehu gibi ölmezden evvel, iç alemimizi tavattun etmiş evsaf-ı mezmumeyi, müfsit fikirleri ve dessas zanları Hayberin babını sökercesine kuvvet ve kudret ve şecaat-i kutsiye ile koparıp atarak, selameti sadrı hediye etmeyelim mi canımıza.
Hani velilerin padişahı İbrahim bin Ethem Hazretleri bir gün ava çıkmıştı da efil efil şebabet baharı eserken serinde bir ceylanın arkasından koşturmuştu küheylanını. O kadar ki, askerlerinden tamamen uzaklaşmıştı. Atı kan ter içinde kalmıştı. Fakat İbrahim bin Ethem, ceylanı avlamakta kararlı olduğu için bu koşturmacadan vazgeçmediydi. Tam ceylanı köşeye sıkıştırmıştı ki, o nârin ve güzel hayvan hâl lisânıyla:
“–Ey İbrahim! Sen bunun için yaratılmadın. Allah, seni, beni avlaman için mi yoktan var etti? Hem beni avlasan ne kazanacaksın? Bir cana kıymaktan başka ne elde edeceksin?” dediydi.
Sayyad-ı bi misal olan kavi ellerindeki kavsten çıkmak için sabırsızlanan tığ-ı ciğersuz, o lahza sıtmaya tutulmuş gibi olan yedinden cansız bir serçe dibi düşüvermişti o Koca Sultanın.
Öyle ya Arş-ı Azimin Sahibinin muhabbeti zatiyyesi için gelmişken cihane, kan dökmek için koşmak olmaktı elbet divane…
Ya velayet semasının Şemsuş Şumus’u Abdülkadir-i Geylani hazretleri “rahmetullahi aleyh”. O ki henüz çocuk idiydi, tarlaya, çift sürmeye gitmişti bir gün.Yolda giderken hayvan dile gelerek;
- Ey Abdülkadir, sen bunun için yaratılmadın, deyiverdi. Korktu ve eve gelip;
- Anneciğim! Bana izin verirsen, Bağdat'a gideceğim, dediydi ilim tahsil etme maksad-ı alası için.
Ve muhterem validesinden asla yalan söylememek şartı ile cevaz alıp sıdk otağına ve kürsi-yi hakikate yürümüştü akıbet ol Baz-ı Eşheb R.a.
Ya Konya’mızın Türkiye’mizin kurret-e aynı Mevlana Celaleddin K.s., mülakatı ile feyizyab olduğu, sohbetleriyle muhabbet illerinin burçlarına bir bir aşk sancağını ila eylediği piri ve destgiri olan Şems ansızın gaybubet edip sırra kadem bastığı eyyam-ı muzlim demleriydi.
Ve birileri Şems’in Konya’nın ufkunda tulu ettiği haberlerini muştulayınca, hemen oracıkta sırtındaki cübbeyi takdim eder ve dahi mamelek adına neye malikse müjdeyi getirenlere ita eylerdi hep. Sahtekarların bu sayısız suistimaline içerleyen yaranı da “Efendim bu kişi yalancıdır, Şems gelmemiştir” vs denince o koca Aşk Sultanı;
“Şems’in geldiği haberinin yalanına cübbemi vememi çok görmeyin bana, bilseydim ki hakikaten O geldi, o vakit şüphesiz ki canımı verirdim.” diye hıçkırmıştı.
Bizlerin de sahte saadet türküleriyle avunmaktan bıkma zamanı geldi, geçiyor.
Yuvarlak bir kürenin tekmelenmesiyle asr-ı hazırın medeniyet semasına güneş gibi uruc edeceği serabıyla aldatarak, daha ne kadar derbederliğe mahküm edeceğiz milletimizi?
Hanelerimizde ilgiyi bekleyen yavrularımızı telefonun neon ışığında körletmek pahasına, kahvehanelerde okey taşına daha ne zamana kadar elimizi uzatacağız?
Hanımımızın yüzümüze hasret kalmasını göze alarak, para para diye ruhumuz daha ne kadar dirhemin dinarın kulluğuyla yerlerde sürünecek?
Cismimizin letafeti, siyabımızın şaşaası için dolaplarımızı tıka basa çaputla tezyin edip, takva libasını kapımızın eşiğine paspas, tesettür hilatını sokağın başındaki çöplüğe boca etmekten utanma devleti içimize düşmeyecek mi hala?
Mabetlerimizin bonunu büktük, mekteplerimizi nizamını itlaf ettik, evimizin mahremiyetini yele verdik.
Ne için yıktık muhabbet mabedimizi, neden merhamet mihrabını terkettik ve neden bundan da mütelezziz ve mesrur oluyoruz böyle?
Kabrin önünü setreden karanlık gaflet sütresi, makberin verasındaki saadet saraylarının sesini de mi kesebilir, helaket zindanlarındakilerin efganına kulaklarımızı sağır kılabilirmiş meğer.
Evin başköşesine kurulan, hatta küçülüp cebimize kadar giren, gafletle bizi eğlendirmesi için tutulmuş dünyanın en deni köçekleri, o çirkin savtlarıyla modern lehviyat ve cazibedar eğlencelerle kulağımızı, gözlerimizi ve kalplerimizi mühürlenmiş bir hale getirdiği tebeyyün etmekte.
Sinek kanadı kadar cirmiyle gözümüzün önüne karargah kurmuş fani ve fena maksatları, kolumuz kırık sanki alıp atamıyoruz başımızdan.
Alimlerimiz çırpınıyor kürsülerde kan yutarak bizden cevab-ı sevap bekliyor.
Ariflerimiz yalvarıyor, kalplerimizi çevirmek istiyor hikmete hakikate ve vuslata.
Selef kabrin köşesinde hıçkırıyor vah evladım, vah ahfadım diye.
Fatih’lerin yurdu işgal ettirilemezdi küfrün kirli törelerine, esvabına, ahlakına.
Nene Hatun’lar çilekeş başını yattığı yerde hiç bu kadar hicranla gizlememişti haya abidesi mehlika cebin-i mehibini.
Biz top için, pop için, izmler için, oyun eğlence için mi devraldık şehid ecdaddan bu bi mislü baha cennet vatanı…
Bizden ayrıldı ayrılalı yüzü gülmeyen, dönüp dönüp cihangir gazi vatan canibimize bakan dindaşları, soydaşları daha ne kadar ağlatacağız, inkisarla inleteceğiz.
Ya Ravza-i Tahiresinde asude kılmaktan başka bize vazifemiz yokken, Nebiy-yü Rahmenin Sallallahu aleyhi ve Sellemin mübarek vech-i saadetlerini daha ne vakte kadar mahzun ve mükedder eyleyeceğiz…
Yerde durup arş-ı rahmeti ihtizaza getirecek bir kalbe sahip olmamız gerekirken, nefsin huzuzatıyla iştigalle daha ne vakte dek kendimizi dü cihanda muhakkar kılacağız...
Bir iki asırlık zamandır sahte aşklarla melabe eylediğimiz gönlümüzden ağyarı sürme vakti elverdi artık.
Zira küçücük sabiler bile bize bakıp müptelası olduğumuz nahoş ağuyu nuş etmekten mütevellid, gözyaşlarını ceyhun edecek kadar canı yanmaktadır. Tüm dünyanın istihzası altında gerçekleşen bu derbederlik kanımıza dahi dokunmuyor hiç…
Gazze’de, Doğu Türkistan’da vesair biladı İslam’da yırtılan karanlık küfür perdelerinin verasında aşikar olan, kirli menhus düşmanın başka bir masumiyet maskesine bürünmesine artık fırsat veremeyeceğimiz bir noktadayız.
Feday-ı can kılmaktan maada bedelle affolmamız na-mümkün olan, ol Allahu Azimüş Şan’ın ulu dergahından cüda, kaçak bir sergerdan gibi yaşamaktan vazgeçme demimiz gelmedi mi?