Köşe Yazıları

Kutsal Mağduriyetin Şovu: Karnaval Şakirtleri

Eğitim öğretim yılının son günü geldiğinde, Türkiye’nin her okul bahçesinde aynı absürt tiyatro sahnelenir.

Gündem Sivas Muhabir
Gündem Sivas Muhabir
Editör
26 Haziran 2026 14:54

Eğitim öğretim yılının son günü geldiğinde, Türkiye’nin her okul bahçesinde aynı absürt tiyatro sahnelenir. Adına "karne günü" denilen, ama özünde ne pedagojiyle ne de çocukla zerre alakası kalmayan bir modern zaman histerisi bu. Olay artık bir başarı ya da başarısızlık muhasebesi değil; iki tarafın –yani sosyal medya bağımlısı veli ile "en fedakar ben olmalıyım" yarışındaki öğretmenin– karşılıklı narsizm ayinidir.

Gelin, bu tiyatronun ilk perdesine, yani o "en fedakar benim" teşhiriyle gözleri kör eden öğretmen profiline bakalım. Sosyal medyanın hayatımızın orta yerine sıçramasından beri, öğretmenlik mesleği ne yazık ki sessizce yapılan bir kamu hizmeti olmaktan çıktı. Artık makbul olan öğretmen; iyi ders anlatan, çocuğun ruhuna dokunan değil; yaptığı her asgari görevi bir "destan" gibi pazarlayabilendir. Sınıfa aldığı iki fon kartonunu, cebinden harcadığı üç kuruşu, sanki cepheye mermi taşıyan Elif Ana edasıyla reels videolarına meze yapan bir kitle türedi. "Ben bu çocuklara hayatımı verdim" ajitasyonunun altında, aslında koskoca bir "Beni övün, beni beğenin, beni paylaşın" çığlığı yatıyor. Kimse kusura bakmasın ama bu, fedakarlık değil, düpedüz kutsal mağduriyetin ticari ve dijital teşhiridir. Gerçek fedakarlık, arkasında kamera ordusu ya da akıllı telefon ışığı olmadan, o sınıfın kapısı kapandığında sessizce yapılan şeydir. Görünür kılmak için çırpındığınız her iyilik, aslında egonuzun halkla ilişkiler çalışmasıdır.

Gelelim bu şovun büyük finaline: Karne günleri. Eskiden karne günü, heyecanla karışık bir sessizlik, bir iç muhasebe dönemiydi. Şimdilerde ise adeta taşra düğünlerini aratmayan, görgüsüzlük sınırlarını zorlayan birer "gelin çıkarma töreni".

O neyin şatafatıdır Allah aşkına? Kırmızı halılar, tül süslemeler, konfetiler, bando takımları, lüks organizasyon şirketlerinden kiralanmış devasa balon kemerleri… İlkokul bitiren çocuk, sanki nükleer fizik alanında Nobel ödülü almış gibi bir şovun öznesi haline getiriliyor. Sınıflar bir eğitim yuvası olmaktan çıkıp, düğün salonu kırması yapay setlere dönüştürülmüş durumda.

Peki, bu şaşaanın ortasında çocuk nerede?

Çocuk yok. Çocuk, sadece velinin Instagram hikayesinde "Bakın ben ne kadar harika bir ebeveynim, çocuğuma nasıl da böyle bir gün yaşatıyorum" diyebilmesi için kullanılan birer dekor. Öğretmen için ise "Bakın ben sınıfıma ne kadar hakimim ve ne kadar seviliyorum" vizyonunun canlı kanıtı.

Bu durumun pedagojik faturası ise kelimenin tam anlamıyla bir yıkımdır. Biz bu çocuklara hayatın gerçekliğini, emeğin değerini, başarısızlığın da başarının bir parçası olduğunu nasıl anlatacağız? Her şeyi bir karnavala, her anı bir tüketime dönüştürerek büyüttüğümüz bu çocukların, yarın hayatın ilk sert rüzgarında darmadağın olmayacağını kim garanti edebilir? Karne, bir sonuç belgesidir; hayatın sonu ya da bir saray düğünü davetiyesi değil.

Eğitimi bu derece ayağa düşüren, onu bir görsellik ve gösteriş yarışına alet eden her iki taraf da suçludur. Öğretmen, mesleğinin ağırlığını sosyal medyadaki üç-beş bin beğeniye feda etmemelidir; veli ise çocuğunun eğitimini kendi tatminsizliklerinin tatmin aracı olarak görmekten vazgeçmelidir.

Okul bahçelerini gelin çıkarma alanına, sınıfları ise şov sahnesine çevirmeyi bırakın. Çocukların eline o süslü püslü, içi boşaltılmış kutuları değil; gerçekten öğrenmenin keyfini ve emeğin vakur sessizliğini verin. Çünkü bu sahte ışıltılar söndüğünde, geriye sadece hayatın o gri ve çıplak gerçekliği kalacak ve o gün hiçbir konfeti çocuklarınızı kurtarmaya yetmeyecek.

Yorum Yap

Düşüncelerinizi bizimle paylaşın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yorumlar

0 yorum

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!