“Kenzi Mahfi idim bilinmek istedim” buyuran Hak Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerinin, en azam surette ayine-i mücellasıdır insan, el hak.
Esma-i İlahiye’nin cümlesine mazhariyet için, halden hale, kahırdan lütfa, sağlıktan maraza, kıştan yaza, hayattan ölüme akan ömrü beşer, ne büyük bir hakikatli şiirdir, okuyana.
İnsan olarak hayatımız düz çizgi gibi yeknesak bir hat olarak yazılsaydı, ne tekamül ne de marifete gözümüzü açabilirdik Allah’u alem.
Nitekim güneş tüm o azametine rağmen, hatt-ı hareketindeki mûtadlık yüzünden, adiyat kabilinden bir basitlik damgası yer. Sair mahlukat hep benzer ve müteşabih ahvalle gelip göçer alemden, lakin hiçbirinin ciddi bir alameti farikası yok diğerlerinden dense yetinde olur.
Ademoğlu öyle midir peki... En âmi ferdinden, en mütekamil eşhasa kadar hepimizin alnında ferdaniyyet turrası ve ehadiyet sikkesi tele'lü eylemekte.
Akl-ı beşeri dehşete düşüren kırılmalar, bozulmalar, şavaşlar daha insanoğlu yaratılmadan melâike-i kirâmı bile hayrete gark etmişti.
En ucuz hatırât -ı kalbi bile, indallah cevab-ı sevabla kıymettar bir hüviyeti olan şu nevm-i beşer, kısacık hayatında dâimi bir makarr-ı saltanat olan Cennet-ül Me'va’yı kazanmak veya kaybetmekle muhatab kılınmış.
Taş gibi yerinde milyon yıl duracağına, bir dakika ışık hızıyla alemi seyran edercesine vüs'at rif'at ve letafet kazanmak âlâ değil midir âkile ve ulul elbab olana...
Zıtlıklarla, şedaid ve devahilerle, belalarla başa çıkarak, müstakim bir şekilde tevil ile herşeyin afaki ve enfüsi manalarını anlamlandırmak zorundadır insan. Ve böylece hikmet ve hakikat kesbederek tekemmül edip, külliyet kesbederek kevn ü mekanın fevkinde “halifeten fil arz” rütbesine liyakatle taltif edilmek için yaşar.
Resul-ü Sekaleyn ﷺ mümin kulu buğday başağına benzetti, belalar, hastalıklar, ölümler, imtihanlar… Bazen sırtımıza yüklenen sayısız sorumlulukları taşımaktan aciz kalsakta, günahlar ve yanlış kararlarımız ile “Vav” gibi bükülsede bedenimiz, ruhumuzu “Elif” misal dostoğru kılmak için her sefer yine doğrulur ve tekrar Bismillah deriz .
Sürekli istikamet kastıyla yaşamakla temiz ve saf bir gönlü taleb ederek hakikatlerle beslenir, kalben kuvvetlenir, ve daha dünyadayken kemalata ve keramata mazhariyet kazanırız.
Müminlerin aksine kâfirler sedir ağacı gibidir, sathi bakışla dimdik ayakta görünürler. Yani dünyevi imkanlar onların önlerine serilir, cihanın şarkını garbını arşınlarlar, çeşit çeşit yer içer, elvan renk kıyafetlerle mutluluk fotoğraflarıyla kâm alırlar hayattan.
Lakin nihayet düşerler ansızın temelsiz dünyanın zirvesinden, aşağıların aşağısına. Hiç sorgulamadan tüketilen ömür, malik olunan nimetler, gençlik yiter gider. Akılları hiçbir zaman dünya hayatının maksadının ne olduğunu keşfetmeye, hayatın ve ölümün esrarına vukufa onları sevketmez. Sağır olur ruhunun manevi açlıktan kaynaklı feryadına. Kör olur şu hikmet-feza meşhergah-ı alemdeki nizamın nâzımına.
Ehl-i dünya en yüksek mertebedeki insaniyet rütbesinden, hayvanların seviyesinin pek dûnunda izansız, idraksiz ve hikmetten yoksun olarak, hakikate mahcub yaşayıp, bir gölge gibi silinirler bu dar-ı faniden. Ve onlar tekrar bir daha da mezardan doğrulup kalma gibi ikinci şanstan mahrumiyetle ebedi hasarete dûçar olurlar.
İşte her birimiz hayat yolculuğunda istisnasız hergün birtakım tercihler yaparız. Tercih ederken eğer hayale hakikat elbisesi giydirilirse, onun tahkiki için nice yılları hatta tüm bir ömrü verme tehlikesi bile vaki olabilir.
Zira muhali mümkün telakki ederek, hayali elan varmış gibi değerlendirerek, divaneleri bile güldürecek derecede alçalıp, yıllar sonra pekçok kayıptan ve enkazdan sonra farkına varamayan ne kadar çok aldanmış insan vardır.
Daha vahimi ise aydın, münevver, akil olarak tanımlanan insanların, evhama ve zanna dayalı, hiçbir ilmi ve tarihi değeri olmayan sayısız yalan ve uydurma bilgilere, sadakatle bel bağlamasıdır. Ki onların bir kısmı dehaya malikken, büyük büyük ünvanlarla şöhret şiar olmuşken akıbetleri berbat olmuştur.
Üstüne üstlük herhangi bir fazilete medar olmayan, temeli mahza kizb olan, şek ve şüphe yumağı meseleleri, herkesin kabul etmesi için dünyayı dahi yangın yerine çevirmekten geri durmayan ne kadar Bel’amlar, Bersisalar,Tiran’lar, Nemrut’lar ve Firavun’lar geldi geçti alemden.
Bizler gördük ki, nice hakikat sevdalısı, büyük ideallerin ateşli müdafii pekçok meşhur allame-i cihan zatlar dahi, zamanla şöhrete, paraya, makama, bidata, nefsaniyete, şüphelere, frenk menşeli “izm”lere yakayı kaptırdı, kaptırmakta.
Ve bu zevat bir zamanlar savunduğu tüm değerlere, düşman bir cepheye savruldular. Kendilerini ve dahi eski hak davalarını inkara, tekzibe koştular. O hal üzere zayi olup gittiklerini inkisarla müşahade ettik.
Bu manevi inkıraz ve yıkımların kökeninde ise, afakta ve enfüste dar kalıplara ve kavramlara sığdıralamayan nice zıtlıklar, cevabı bulunamayan soru ve sorunların var olduğunu söyleyebiliriz.
Bazen bir savaşın acımazsız yüzü, doğal felaket, ekonomik sefalet, ahlaki yozlaşma… yaşandığı coğrafyadan kalkar, ekranlardan çıkıp gulyabani gibi zihinlerimizi ele geçirir, kimi zaman da rüyalarımızı işgal ederek uykularımızı dahi kabuslarla böler.
Hastalıklar, ölümler, musibetler, maddi manevi kayıplar, imtihanların hikmetini ve maksadını idrakten yoksunluk, kişiyi yaşamın gerçekleriyle yüzleşmekten kaçarak, hayal aleminde inşa edilen, üzüntüsüz, kedersiz, herkesin mutlak manada huzurlu olabildiği kurgusal bir dünyada nefeslenmeye götürür.
Fıtraten sahteliğe, abesiyete ve batıla asla müsamaha göstermesek te, bizler istikbal adına garanti altında değiliz. Şu dar-ı imtihanda, eğer ki kalp pusulamızın sahih ve sadık olduğunu sürekli kontrol etmezsek ve maksat kıblemizi hakikat kabesine tevcih etmezsek akıbetimizden endişe edilir.
Yetişkinlerin farkında olmadan düştüğü pek çok manevi boşluğa, çocuklar ise ilgisizlik, sevgisizlik ve kontrolsüzlük yüzünden sürüklenir maalesef. Telefon, tablet ve bilgisayardaki sanal aleme figüran olarak dahil olur.Taze dimağına bir daha telefisi iimkansız pekçok gayrı insani telkinlere, suistimallere, hatta gayr-ı ahlaki deneylere denek bile olur.
Hepimiz yaşadığımız dünyanın hakikatini, nefsimizin gizemli bilmecelerini, sürekli tebeddül edip duran şu kainatı ve onun verasındaki tılsımı keşfe mecbur ve hatta mahkumuz diyebilirim. Aksi halde faraziyelerden müteşekkil, envai çeşit manevi kara delikler, önce zihnimizi sonra hayatımızı, bilahare kendi cemiyeti yutacak cesamete erişir maazallah.
Bütün izmler ve batıl inanç sistemileri, beşerin akılla, tecrübeyle, indî yorumlarla hayatta karşılaştığı sorunlara, ihtiyaçlara çözüm ve cevap bulma gayretinin bir tezahürü olarak ortaya çıkmıştır. Çoğunda küçük de olsa birer dane-i hakikat kırıntısı olduğu için varlıklarını devam ettirebilmişlerdir..
Zerre miskal bir hakikat yansımasını nefsine cazip bulan kişi, onu gözünde büyütür büyütür de onu koca bir şems-i taban gibi telakki eder, aşık olur. Kainatı da onun etrafında uydu yapıp, zihni tüm müktesebatını ona göre örgütler.
Ve artık aksine ihtimal dahi verilmeyen kesin bir “hakikat” haline gelmesi için hazır bekleyen heva ve enaniyetin elbirliğiyle vehim, zan ve hayalden mamul yeni bir “dalalet fikri” doğar kişinin iç aleminde.
Bu fikrî doğumdan sonra, zamanla inanç haline gelmesi de, aynı fikrin paralelinde çeşitli kitap, yazarlar ve çevreyle sıkı iştigalle sağlanır. Ve kaskatı yeni bir putçuk yükselir, büyür kişinin iç dünyasında.
Eğer ki bu anlatılan karanlık senaryonun herhangi bir safhasında kişi, nefsinin mekrini, enaniyetinin vartasını, şeytanın tuzağını farkederse ancak, manevi dehşetli yıkımlardan kurtulur. Kişi ham haldeki zihni karanlıkların farkına erken varıp, heva ve hevesin şiddetli çekimine müdahale edebilirse, şeytanın benliği ele geçirmedeki tüm kuvveti kırılabilir. Aksi taktirde zulümatı gece karanlıklarını bile korkutacak dalalet denizlerinin dip dalgalarına kapılıp, helak olma kaçınılmaz son dense sezadır.
Nesfin hazzının şiddetli tesirindeki tüm fikri, felsefi yollar, sadra şifa olamadığının aşikar alameti onların kalben huzursuzluk getirmesi, ruhen dengesizlik ve insanları sürekli farklı haz arayışlarına sürüklemeleridir.
Tarik-ı Hakk’ın şe’ni ise kalben itminan vermesi, nefsin kırılması, ruhun ise günah ağırlıklarından halası, beşeri bağlardan kurtulması neticesi olarak kevn ü mekanı, masivayı arkada bırakacak bir terakkiyeta kanatlanmaktır.
Talib-i Didar olanlar “Rabbi zidni ilmen”, diyerek vehmin tüm perdelerini yırtarak, hakikatin nurani hicablarını bir an-ı seyyalede aşarak Sahib-ul Tac vel Miraç olan Resul-i Ekrem ﷺ’in kadem-i şerifinin izini takip ederek, la-mekan iline seyr u seferler tertip ederler bir ömür…
Ve onlar her bir vuslatın ahirinde “Hel min mezid” diyerek bi-huş olup, arzda bedenen duruyor gibi görünselerde, arşın gölgeliklerinde yekpare huzurla nefeslenirler…