Ekonomik bir kurnazlık olarak hayatımıza giren "shrinkflasyon", bugün ambalajlı gıdaların paketlerinden taşarak kolektif ruhumuzun, ahlaki standartlarımızın ve emeğe duyduğumuz saygının içini boşaltan devasa bir toplumsal metafora dönüştü. Raf ömrü uzasın diye içine koruyucu kimyasallar basılan ama besleyiciliği sıfıra inen o bisküvi paketleri gibi, modern Türkiye panoraması da dışarıdan bakıldığında aynı hacmi kaplıyor gibi görünse de içindeki "insani öz" her geçen gün biraz daha seyreltiliyor. Biz bu yeni çağda sadece daha az peynir ya da daha küçük çikolatalar tüketmiyoruz; biz birbirimize olan güvenin gramajından, alın terinin kutsallığından ve haysiyetin kalitesinden eksiltiyoruz. Eskiden "bir lokma bir hırka" felsefesiyle dokunan o sağlam kumaş, yerini pazar tezgahlarında satılan ve ilk yıkamada tiftiklenen o naylon hayatlara bıraktı.
Bu kalitesizleşme dalgasının en hazin kıyısı, emeğin ve alın terinin artık bir "başarı kriteri" olmaktan çıkıp, neredeyse bir "beceriksizlik nişanesi" olarak görülmesidir. Bir zamanlar dirsek çürüterek, yıllarca sabrederek inşa edilen kariyerlerin ve kazanımların yerini; bir miras kalması için dua eden, kısa yoldan köşeyi dönme hayalleriyle kripto grafiklerine gömülen veya sosyal medyanın o tekinsiz ışığında bir gecede parlamayı bekleyen kitleler aldı. Alın teri, bu shrinkflasyon çağında tedavülden kalkan eski bir para birimi gibi kenara atıldı. İnsanlar artık üreterek değil, başkalarının hazır sofrasına ya da "atalardan kalan" o son arsaya eklemlenerek var olmaya çalışıyor. Bu durum, sadece ekonomik bir tembellik değil, aynı zamanda ruhsal bir çöküşün, bir iç boşalmanın en net göstergesidir. Kendi hikayesini yazmak yerine, mirasyedi bir umuda sarılan birey, aslında kendi karakterinin gramajından çalmaktadır.
Ancak bu ruhsal daralmanın en çarpıcı ve belki de en mide bulandırıcı tezahürü, "mağduriyet" kavramının bir pazarlama stratejisine, bir "prim" aracına dönüştürülmesidir. Eskiden asalet, acıyı vakarla taşımakla ölçülürken; şimdilerde en büyük trajedisini, en derin yarasını veya en sahte gözyaşını dijital vitrinlere en iyi yerleştiren, en büyük alkışı topluyor. Mağduriyet, toplumsal shrinkflasyonun en büyük ambalajı haline geldi. Gerçek bir nitelik sunamayan, derinlikli bir fikir üretemeyen, karakteriyle varlık gösteremeyen herkes, içine saklanabileceği bir "mağduriyet kabuğu" inşa ediyor. Bu kabuk o kadar şişiriliyor ki, dışarıdan bakıldığında büyük bir direniş öyküsü sanılan şeyin içini açtığınızda, sadece ilgi ve etkileşim açlığıyla küçülmüş, cüce kalmış bir benlik buluyorsunuz. Acı, kutsallığını yitirip bir para birimine dönüştüğünde, o toplumda artık hiçbir duygu "tam gramajında" yaşanamaz hale geliyor.
Toplumsal kalitesizleşme, bir domino taşı gibi nezaketten sanata, siyasetten aile bağlarına kadar her şeyi sığlaştırıyor. Tartışmaların kalitesi düşüyor, kelime dağarcıkları büzüşüyor, birbirimize tahammülümüzün paketleri küçülüyor. Artık hiçbir şeyin tadı "eskisi gibi değil" derken kastettiğimiz, aslında kendi içimizdeki o zengin dokunun kayboluşudur. Vitrinlerimiz hala ışıltılı, söylemlerimiz hala büyük ve iddialı; tıpkı o içi hava dolu cips paketleri gibi. Ancak o paketi açtığımızda karşılaştığımız üç beş kırıntı, modern insanın trajedisidir. Bizler, niceliğin kutsandığı ama niteliğin sessizce infaz edildiği bir "kalitesizleşme çağının" hem kurbanları hem de gönüllü işbirlikçileriyiz. Eğer bu toplumsal shrinkflasyona bir dur demezsek, çok yakında elimizde devasa büyüklükte, süslü ambalajlı ama içi tamamen boşalmış, hiçbir ağırlığı kalmamış hayalet bir medeniyetten başka bir şey kalmayacak.
Hazal Yağmur Keskin